Ana Sayfa

Sorularla Risale

HACI ALİ KILIÇALP

1922'de Emirdağ'da doğdum. Babam Hacı Şükrü Efendi medrese tahsili görmüş, muhtelif yerlerde memuriyet yapmıştır. İlk tahsilimi Emirdağ'da yaptım.

"Üstaddan icazet aldım"
"1922'de Emirdağ'da doğdum. Babam Hacı Şükrü Efendi medrese tahsili görmüş, muhtelif yerlerde memuriyet yapmıştır. İlk tahsilimi Emirdağ'da yaptım. 1945'de vatanî vazifemi yaptım. Askerden geldiğimde 1946'da Hazret-i Üstad ile ilk defa görüştüm. Hz. Üstadın müsaadesi ile önce Şam'a, daha sonra 1950'de Mısır'a tahsil için gittim.
"1950-1959 yılları arasında Mısır el-Ezher Üniversitesinde tahsilimi ikmal ettim. 1959 senesinde Emirdağ'a avdet ettim. Diyanet İşleri Başkanlığından vaizlik yapabilmek için vesika aldım. Bu tarihten itibaren Emirdağ'da manifatura ticareti ile iştigal ettim. Üstad Hazretlerinin de icazeti ile 1968 senesine kadar fahri vaizlik yaptım. 1968-1982 seneleri arasında Emirdağ belediye reisliği yaptım. Halen ticaret ile meşgulüm.

"Babama, dedem Osman Efendi benim tahsil görmem için defalarca talimat ve ısrarda bulunmuş olup o günkü şartlarda ne kendisi okutma imkânı bulabilmiş, ne de başka yere gönderebilmişti. Ancak ilkokulu bitirme imkânı bulmuştum. Hal böyle iken bende okuma arzusu sönmedi. O günün cami imamlığını yapan Bozüyüklü Hafız Nuri Güven'den Kur'ân öğrenme, az da olsa dinî malumat edinme fırsatı buldum.
"Ne gariptir ik, bir evladın öz babası ve dedesi medrese tahsili gördükleri halde kendi evladlarını dini tedrisattan mahrum bırakmışlardı. Sebebi ise o günün idaresinin şiddetli takibatı, dini tedrisatın yasak oluşuydu.
"Seneler geçiyor. Önce Aziziye iken sonradan değiştirilip Emirdağ olan ilçemize bu sefer bir nur doğuyor. Bir milletin İslâmî inancını yitirmemesi, eski satvetine tekrar kavuşması için bir âlim, bir mücahid geliyor. Kendi istek ve arzusu bir tarafa, mecburi ikamete tabi tutulması emir ile.

"Bediüzzaman geliyor"
"1944 yılında Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri geliyor. O tarihte vatanî vazifem münasebetiyle Ankara'da idim. 1945 tarihinde terhis oldum. Sene 1946. Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle ilk defa tanışıp ziyaretinde bulunmam bu tarihte olmuştur.
"Ziyaretim devam ediyordu. Bu süre içerisinde benden önce kardeşim merhum Tahir de ziyaretlerinde bulunuyormuş.
"Bir defasında aile durumumuzu gözden geçirdi. Babamın durumunu özetledi. Çünkü babamın medrese tahsili görmesi ile beraber, Nakşibendi tarikatına mensup oluşu da vardı. Bu cümleden, yani bu aileden bir kimsenin dini tahsil görmesi, okuması gerektiği inanç ve isteğiyle 'Kılıç Ali" Senin kardeşlerinden Tahir isimli kadeşini okuyacak zannetmiştim. Meğer yanılmışım. Fesübhanallah meğer o senmişsin' diye iltifatta bulundu. Kardeşim Tahir iki sene sonra vefat etti. Bu, Üstad Hazretlerinin şahid olduğum ilk kerametidir. Çünkü kardeşimin en ufak bir hastalığı yoktu.

"Üstadı Afyon'a götürüyorlar"
"Sen 1948'i 1949'a bağlayan kış mevsimi idi. Hava hayli soğuktu. Üstadın evinin giriş tarafına üstü çadırlı bir kamyon durduğunu gördüm. Nazar-ı dikkatimi çekti. Hemen vardım kapı önünde birkaç jandarma dalaşıyor. (mahalli tabirle )gedikli bir çavuş telaşlı olarak Üstadın odası önündeki küçük salonda ileri geri dolaşırken Üstad odadan çıktı. Çavuş, 'Hazırlanın, hemen gideceğiz' dedi. Üstad Hazretlerinin götürüleceğini o zaman öğrendim. Ve kendisine 'Müsaade ederseniz ben de sizinle beraber geleceğim' dedi. 1947 yılında hacca gittiğimden bana 'Hacı Ali sen burada kalacaksın' dedi ve odasına girip 'Sen şurada yatacaksın' buyurdu, yer gösterdi. Yer halen gözümün önündedir. Üstad Hazretlerinin yatağının duruş şekli batıdan doğuya doğruydu. Batı tarafına başını koyar ayak ucu ise doğuya gelirdi. Sağ tarafa yattığı zaman yönü güneye gelir, sünnet üzere kıbleye teveccüh etmiş olurdu. İşte bu karyolanın güney tarafından, 25-30 santim mesafede bir yer idi. İster istemez emre uydum. 'Pek Üstadım' dedim. Birlikte aşağı indik. Herşey hazırlanmış, yani kamyonun içi karşılıklı iki sıra kanepe ile hazırlanmış, üstünde bazı şahıslar oturmuştu. Üstadı şoför mahalline aldılar ve Afyon'a götürdüler.
"Kış mevsimi devam ediyordu. Bir gün soba yakmadığım için soğuğun şiddetine tahammül edemedim. Sobayı yaktım. Biraz sonra sobadan bacaya vuran dumanı gören bekçiler karakola haber vermiş olacaklar ki, bütün o günkü jandarma ekibi evin üstüne çıktılar. Tabii ben, bir yorgan bir yastık olan yatağımın altında üsttekileri dinliyordum. Sobayı söndürdüm, sessizce bekliyordum. Yapacak bir şeyleri kalmadı. Dışarıdan kapı kilitli, içeride kimsenin olduğuna dair malumatları yok, bırakıp dağıldılar.

"Üstad kitapları nasıl gördü?"
"Birkaç gün sonra gelirler, içeriyi ararlar, Risale-i Nur'ları alırlar düşüncesiyle akrabamızdan merhum Mevlüd Kahya'yı çağırdım, dışarıda konuştuk. Birkaç çuval temin ettik. İçeriye girip kitapları güzlece çuvallara yerleştirdik. Yukarı çıkan merdivenin altını kazdık, güzelce kitapları yerleştirdik. Üstünü de iyice örttük. Biz artık kitapların muhafazasından emindik. Yaptıklarımızı ikimizden başka ancak Allah biliyordu. Biz bu yaptıklarımızı unutmuştuk bile. Aradan bir aydan biraz fazla geçmişti; bize haber geldi. Üstad Hazretleri 'Hacı Ali'ye söyleyin kitapları merdivenin altından yukarı çıkarsın' buyurmuş. Hayret ettim. Bunu kim söyledi, hem ne için diye düşündüm. 'Kitapların yeri rahat' dedim. Üstadın emrini yerine getirmek için koyduğumuz yerin üstünü açtım. Bir de ne göreyim, etrafından su, rutubet, çuvalları ıslatmış, kitaplar alınmazsa harap olacak.Hemen hepsini alıp yukarı çıkarttım. Risaleler bu şekilde kurtulmuş oldu.
"Kimsenin haberi yokken, Üstad Hazretlerine herhangi bir kimsenin haber vermesi de söz konusu değilken bu durumu haber almam beni hiç de yadırgamam için telaşlandırmadı. Çünkü Üstadın kerametine, Nurlarla her cihetle alakadarlığına bu ikinci bir delildi.

"Üsdad gardiyanların gözü önünde cezaevinden çıktı"
"Sene 1949. Üstad Hazretleri halen Afyon Cezaevinde bulunuyordu. Ben bir pasaport alıp tahsil görmek için Mısır'a gitme arzusu ile kaymakamlığa müracaat ettim. Afyon'da ikmal edilen evrakı alıp Bolvadin'de nüfus memuru olarak vazife yapan babamı ziyaret ettim, durumu anlattım ve müsaadesini aldım. Afyon'a gittim. Aynı gün öğleye kadar pasaportumu aldım. Her şey çok hızlı oluyordu. Üstad Hazretlerini ziyaret edecektim. Yeni gelmiş kiraz gördüm. Belki fazlası kabul edilmez diye yarım kilo kiraz aldım, doğru cezaevine gittim. Afyon eski vilayet konağının arkasında olan cezaevinin ön tarafına bakan cephenin üst katında bir odanın penceresinde Üstadı sanki beni bekliyormuş gibi ayak üstü durumda gördüm. Geriden selâm verdim. Elimdeki pasaportu gösterdim ve işaretle gideceğim dedim. İşaretle bana, 'Olduğun yerde dur, geliyorum' dediğini anladım.

"Yalnız nasıl olur, kapı kilitli, binanın önünde jandarmalar, gardiyanlar var. Acaba bunlara haber gönderecek, bunlar müsaade edecek, kapıları açacaklar da öyle mi gelecek, yoksa bana izin verilecek de ben mi içeri gireceğim' diye düşünürken, Üstad Hazretleri yukarıdan aşağı inmiş, dıştan kilitli olan kapı otomatik kapı gibi kendiliğinden açılmıştı. Fakat ne gardiyanlar, ne de jandarmalarda hiçbir ses yok. Hiçbir müdahale yok. Yanlarından çıktı geldi. Elimdeki kirazı verdim, aldı. Doğruca bahsettiğim jandarma ve gardiyanların yanlarına gitti. Sanki dışarıdan gelen bir misafir gibi onlara kesekâğıdı içerisindeki kirazdan avuçlayıp avuçlayıp verdi. Aldığım kiraz yarım kilo idi. Avuçlayıp verdiği, o kirazın yetecek miktarda olması akıl kabul edecek gibi değildi. Sonra yanıma geldi; kesekâğıdındaki kiraz öylece duruyordu.
"Elini öptüm, pasaport aldığımı, Mısır'a okumaya gideceğimi anlattım, müsaade istedim, duasını talep ettim.

"İsmimi kullanan dünyalık temin etme"
"Hacı Ali, Üstadın sana Mısır'da okuman için izin veriyor, sen Mısır'a gidip okuyacaksın. Yalnız senden ve bütün kardeşlerimden ricam şudur ki, hiç kimse benim ismimi kullanarak ben Bediüzzamanın talebesiyim diye dünyalığını temin etmeye kalkmasın. Çünkü Allahu Teala, halk ettiği kulların rızkını vermeye kendisi kefildir. Sen de aynen bu şekilde hareket et' buyurdu. Lehülhalmd, şükürler olsun, bu emre muhafelet etmedim. Üstadın ismini kendi şahsî çıkarım için kullanmadım. Ve konuşmamız devam etti. 'Hacı Ali, Şam'a vardığın zaman kardeşim Halid Bağdadi'ye benim selamımı söyle' buyurdu. Hayır dualarını ve müsaadelerini alarak ayrıldım.

Mevlânâ Halid'in verdiği ziyafet
"Şam'a varınca bu selâm emanetini aynen yerine getirmek üzere harekete geçtim. Yalnız bu şahıs kimdi düşüncesinde iken hacıların ziyaret ettikleri türbesi aklıma geldi ve ziyaretine gittim. Türbesinde kabr-i şerifi önündeydim. 'Ya Hâlid-i Bağdadi! Sana bir emanet, bir selâm var. Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinden... Esselâmü Aleykum yâ mübarek!' diye hitabım oldu. Ruhuna üç İhlâs bir Fâtiha hediye ettim.
"Gün akşam oldu. Türbedar türbeyi kilitleyip gideceğini, işaretle anlattı. Ben de 'Müsaade et, bu gece burada kalayım' diye ricada bulundum. Türbedar ne hikmetse işaretle 'Olur' dedi ve türbenin dış kapısını üzerimden kilitledi ve gitti.

"Halid Bağdadi Hazretlerinin türbesi Osmanlı zamanında padişahın emri ile yaptırılmış, dış kapıdan içeri girince ufak bir avlu ve karşıda bir kapı açıldığı zaman içeride Halid Hazretlerinin kabri ve girişin sağ tarafında avlu kapısına doğru uzun bur dergâhı, toplantı salonu. Bu salonun kapısını da türbedar bana açık bırakmıştı. Türbedarın ayrılışını müteakip içeri girdim. Vakit gece yarısına gelmişti.
"Türbenin yeri bir tepe üstünde. Şam'ı ayak altında seyrediyorsun hissi veriyor. Bu ayrı bir seyir, ayrı bir görünüş.
"Gündüz ne yemek yediğimi, ne zaman yediğimi bilemiyorum. O anda karnımın aç olduğunu hissettim. Aradan çok geçmeden kapı açıldı. İçeriye türbedar kılığında uzun boylu bir zat girdi, elinde bir tepsi, üstünde Şam'ın yuvarlak pidesinden birkaç tane, bir kapta zeytin ve çay demlenmiş demlik ve bir bardak. Bana işaretle, buyur dedi ve ayrıldı. O anda büyük ve muhteşem bir ziyafeti neden hak ettiğimi de düşünmeden kendimi alamadım. Bu Üstadın selâmının ve Halid Hazretlerinin misafirine ikramı. Yalnızca ben Üstad Hazretlerini talimatına uymuştum. Kimseden 'Ben Bediüzzaman'ın talebesiyim, şuna buna ihtiyacım var' diye talepte bulunmamıştım.

"Ezher'e talebe oldum"
"1949 senesinde Şam'dan Mısır'a gidebilmek için konsolosluktan vize alamadım. Aynı senenin hac mevsiminde hacca gidip geldim. 1949-1950 ders yılında Şam'da bulunan bir medreseye (halen mevcud) girebilmek için orada tanıştığım bir arkadaş olan Gaziantep'li Ahmed Muhtar Büyükçınar ile (Cemiyetü'l-Gazza Cami-i Dengiz) adıyla maruf medreseye kaydımızı yaptırdık. Bu kayıt işlerimiz kolay olmadı. Yalnız Allah'ın lütfu, Hz. Üstadın duası ile tahakkuk etmiştir.
"1950 senesi yaz başlangıcında tekrar Mısır'a gitmek için konsolosluğa müracaatımız netice vermeyince Şarkü'l-Ürdün'e gittim. Merkezi Amman şehrine 20 km. mesafede bir Çeçen köyüne vardım. Beraberimde iki Çeçen arkadaş ile bu köyün şeyhi olarak bilinen Şeyh Abdülmecid Hazretlerine misafir olduk. Mısır'a el-Ezher Üniversitesine vermek üzere yanımda Risale-i Nur Külliyatı da vardı. Şeyhin ailesi bir bohça getirerek 'Bu benim gelinlik bohçamdır. Bu kitapları şuna sarınız, size veriyorum' dedi. Kitapları bohçaya sardık.

"Amman'da da vize alamayınca Şam'a geri döndüm. Şam'da tekrar müracaatımız üzerine arkadaşım Ahmed Muhtar Büyükçınar ile birlikte Mısır vizesini aldık ve Beyrut'tan vapurla Süveyş'e, Mısır'a gittik. El-Ezher Üniversitesine gidip kaydımızı yaptıracağız. Ne lise mezunu, ne de oranın imtiyazlı bir talebesiyiz. Şam'dan Kahire'ye beraber geldiğimiz Ahmed Muhtar ile beraber müracaatta bulunduk. Hüsn-ü kabul gördük. Vaktiyle ecdadımız -nur içinde yatsınlar- Kahire'de talebe yurdu yaptırmışlar, burada barınmak için gelen Türk talebelerine iki kişiye bir oda, bir divan, bir battaniye verdiler. 125 kişi olna Türk talebelerinden ayrılan olmuş, 75 kişi tahsilini tamamlamıştı. O dönemde Türkiye'ye dönmüştüm. Arkadaşlarımızdan bazılar resmi vazife almış, ekserisi fahri olarak hizmet görmektedir.

"Mustafa Sabri Efendinin Üstadı anlatışı"
"Bulunduğum devrede Türk Talebe Başkanlığı vazifesi yaptım. Osmanlı İmparatorluğunun son şeyhülislâmlarından Tokatlı Mustafa Sabri Hazretlerini ziyaret ettim. Evini buldum, izin istedim. Kendisi kabul ettiler. Bir odasındayız. Yalnız olarak ikimiz bir odada kaldıktan sonra kendimi tanıttım. 'Ben Afyon vilayetinin eski ismiyle Aziziye kazasındanım. İsmim Hacı Ali. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Emirdağ'da ikamete memur olarak bulunuyor. Şimdi Afyon Hapishanesindedir. Zat-ı âlilerinize selamları var. Benden size selam söylememi tensip ettiler' demem üzerine ayağa kalktı ve 'Aleykümselam, demek sen onu gördün. Demek hayattadır' dedi. Evinin içerisinde seni kabul etmiş olduğu salon gibi bir odada ayağa kalktı, başladı gezinmeye ve konuşmaya devam etti. 'Yâ Said!' Demek yaşıyorsun. Sen yurdumuzda kaldın, cihada devam ettin ve ediyorsun. Biz hata ettik, bundan mahrum kaldık. Ya Said! Ya Said!' diyerek hem konuşuyor, hem birlikte geçirdikleri günleri hatırlayıp sanki aynen yaşıyordu. Bir ara duraklayıp bana bakarak anlatmaya başladı.

"O zamanlar Şeyhülislâm olarak tayin olmuştum. Aradan üç ay geçtiği halde ortada bizim Said görünmez olmuştu. Bir ara tevafuk ettik. 'Yâ kardeşim Said! Ya Hazret! Sen neredesin? Görünmez oldun kardeşim' demem üzerine kaşlarını çattı. O meşhur keskin bakışlarıyla, 'Kardeşim, ben nefsimi terbiye etmekle meşguldüm' demesi üzerin, 'Hayır ola, nedir bu hâl?' dedim. 'Evet, ben nefsimi terbiye etmekle meşguldüm. Nefsim bana, 'Sen mutlaka şeyhülislâm olmalıydın. Senin olman lazımdı' diye bana eziyet ediyordu. O nefsimi terbiye etmekle meşguldüm' demişti' diye geçmiş günlerinden bir hatırasını sanki o anı yaşıyormuşçasına anlattı. Hâlâ ayak üstünde 'Ya Said! Ya Said!' diyerek konuşuyordu.

Risale-i Nur Ezher kütüphanesinde
"Bir ara koltuğuna oturdu. 'Hocam sizden bir yardımınızı istirham edeceğim. Lütfen kabul buyurunuz' dedim. 'Biz Türkiye'den hayli kalabalık denecek miktarda talebe olarak burada bulunuyoruz. El-Ezher Üniversitesine kayıtlarımızı yaptırdık. Açıkta kalanımız olmadı. Yalnız Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur isimli külliyatını Ezher Üniversitesi kütüphanesine teslim etmem için Üstad Hazretleri tarafından vazifeliyim. Kabul edip, kütüphanelerine almaları ve aldıklarına dair resmi tesellüm ilmuhaberi vermeleri için yardımlarınızı rica ediyorum' demem üzerine, 'Şimdi zamanı değil, acele etme, zamanı gelince ben sana söylerim, gerekeni yaparız' buyurdular.

"1953 senesinde Şeyhü'l-Ezher olarak Üniversitenin başına Hıdır Hüseyin adıyla âlim bir zat geldi. Bunun üzerine Mustafa Sabri Hazretleri, 'Şimdi zamanı geldi, sana bir mektup yazıp vereyim. Götür, külliyatla birlikte Şeyhü'l-Ezher Hıdır Hüseyin'e ver, bu işi o yapar. Ben kendisini tanırım, iyi insandır' diye konuştu. O mektubu aldım. Kitaplarla birlikte Hıdır Hüseyin Efendi'ye çıktım. Kendisine mektubu verdim. 'Kitaplar nerede?' dedi. 'Yanımda' dedim. Sekreteri çağırdı. 'Bu kitapları üniversitenin kütüphanesine götürün. Kütüphanenin müdüründen kitapları teslim alındığına ve kütüphane kaydına geçtiğine dair resmi belgeyi imzalayıp mühürlesin' emrini verdi.

"Bunun üzerine kütüphaneye giderek Risale-i Nur Külliyatını Camiü'l-Ezher kütüphanesine teslim ettik. Sözü edilen tesellüm vesikasını aldım. Mısır'dan İstanbul'a gelen bir Türk talebe arkadaşımız ile birlikte gönderip Üstadımıza verilmesini tembih ettim. O sırada Üstad Hazretleri Gençlik Rehberi Mahkemesi münasebeti ile İstanbul'da bulunuyordu. Vesikânın verilmesi kolay olmuştu.
"Mustafa Sabri Efendi 1954 senesinde Kahire'de vefat etti. Orada bulunan Türk talebelerinin elleri üzerinde merasimi tertip edildi. Mısır ulemasının da iştirakiyle Kahire kabristanlığına defnedildi. Üstad Hazretleri, 'Hacı Ali, sen vazifeni yaptın' diye sevinmiş ve duada bulunmuşlardı.

"Hacı Ali dersin tamamlandı"
"Seneler geçiyordu. 1959 senesinde Mısır'dan Türkiye'ye geldim. Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret ettim. Çok memnun oldu. Emirdağ'daki evimizin merkezî bir yerde olması dolayısıyla, Üstad Hazretleri şehir dışına, kırlara geziye çıkışlarında, arabası evimizin önünden geçer, ekseri gezileri esnasında arabasını evin önünde durdurur, beni de yanına almak lütfunda bulunurlardı. Bir defasında yine kapı çalındı. Dışarı çıkmaya elbisem müsait olmadığı halde, 'Gel,gel, Hacı Ali, böyle gel zararı yok' buyurarak otomobile yanına aldı. Şoför merhum Ceylan Çalışkan kardeşimizdi. Bolvadin istikametinde yarı yolda, Kapaklı diye anılan bir semtte, yol üzerinde bir su vardır. Oraya kadar beraber götürdü. Beni üşümeyeyim diye cübbesinin içine alarak iltifatta bulundu. İman hizmetinin ehemmiyetine dair muhtelif bahislerden dersler yaptı ve 'Hacı Ali, bugün dersin burada tamamlandı' buyurdular..

"Üstaddan vaizlik icazeti alıyorum"
"Bu sene içerisinde ilçemiz ileri gelenlerinden merhum Hacı Osman Çalışkan ve merhum Bolvadinli Ömer Taktak ile birlikte evimize bir heyet geldiler. Kendileriyle hoş amedi yaptıktan sonra sebeb-i ziyaretlerini açıkladılar. 'Hacı Ali Efendi, elçiye zeval olmaz. Halkımız senden vaaz ve nasihat etmeni isterler. Siz de kabul buyurun, istifade edelim' dediler. Ben de cevaben, 'Haklısınız. Bana biraz müsaade buyurun. İnşaallah bu isteklerinizin yerine getirilmesine çalışacağım' diye kendilerini münasip lisanla uğurladım.
"Pek tabii ki, bir beldede büyük bir âlim bulunursa onun iznini, rızasını almak insanî bir vecibedir. Kaldı ki, Üstadımızın müsaadesini almak bizim için önde gelen bir vazifedir. Bu düşünce ve edep gereğince Üstad Hazretlerini ziyaret etmek istedim. Kalmış olduğu evinin önüne doğru yaklaştığımda kapı önünde merhum Ceylan Çalışkan'ı gördüm. İşaret ettim, yanıma geldi. 'Ceylan Efendi, Üstad hazretlerini ziyaret etmek istiyorum, müsait ise lütfen söyleyin, ben sizi burada bekleyeyim' dedim. Hemen gitti. Çabucak geri döndü. 'Sizi bekliyor, buyuracaksın' dedi. Ben de memnun olarak yanına çıktım. İçeride, hatırımda kaldığı kadarıyla merhum Ceylan Çalışkan ve merhum Hamza Emek vardı. Hazret-i Üstad, 'Bir kürsü getirin' diye emretti. Bir sandalye getirdiler koydular. 'Hacı Ali otur' dedi. Oturdum. Bir kaç hoş sohbetten sonra, 'Üstadım müsaade buyurursanız sebeb-i ziyaretimi size arz edeyim' dedim. 'Hacı Ali konuş' dedi. Söze başladım.

"Malum-u âliniz Mısır'da tahsilde bulundum. Şu anda Emirdağ'dayım. Halkımızın ileri gelen cami cemaatinden evimize bir heyet geldiler. Halkımızın benden vaaz ve nasihatte bulunmamı istediklerini açıkladılar. Ben de kendilerinden bana biraz süre vermelerini isteyerek kendilerini münasip bir lisanla uğurladım. Siz Üstadımıza durumu anlatmak için geldim. Halkımız isteklerinde haklıdır. Ancak mazeretimi siz değerlendireceksiniz. Vaaz ve nasihatte bulunabilmem için siz Üstadımıza müracaat ediyorum. Eğer durumum müsait ise icazetimi veriniz, müsaade ediniz. Yok değilse, noksanımı ikmal etmek üzere derhal derse başlatmanızı sizden istirham ediyorum' dedim.
"Üstad Hazretleri arka üstü uzanmış vaziyette idi. Görünüşte hasta bir hali vardı. Başını ve vücudunu bana yönelterek 'Sen Hacı Ali, zannediyor musun ki' dedi. Oturur şekle geldi. Üçüncü defa, 'Sen Hacı Ali' dedi ve ayağa kalktı, 'Zannediyor musun ki' dedi ve ilave etti, 'Üstadın seni on sene himayesinde, biiznihi Teâlâ tahsil görmeden kontrolü altında, manevi himayesinde bulundurdu. Üstadın sana izin veriyor. Vaaz ve nasihatta bulunmana müsaade ediyor' demesi üzerine ellerine kapandım. Dua buyurdular.

"Evden müsaade isteyerek ayrıldım. Bu merasim bir Perşembe günü idi. Ertesi gün Cuma namazında Çarşı Camiinde vaaz verecektim. Üstad Hazretlerini görmek üzere Cuma günü saat 11'de evine yöneldim. Yine kapının önündü Ceylan Çalışkan (Rahmetullahi Aleyh)'i gördüm. Kendisine yaklaşması için işaret ettim. 'Gel Kardeşim Ceylan Efendi, sana zahmet, Üstada benim için iki kelime söyle ve cevabı getir' dedim. 'Ben Çarşı Camiinde vaaz vermek üzere gidiyorum. Lütfen teşrif buyursunlar' dedim. Gittikten biraz sonra geldi. Cevabı şu olmuştu, 'Hacı Ali'ye selam söyle. Üstadı buradan dinliyor, buradan iştirak ediyor, dersine başlasın' buyurmuşlardı.
"Üstad Hazretlerinin icazetli talebelerinden bir tanesi de ben olmuştum. (Lillahil hamd) Camiye girdim. Kürsüye çıktım ve vaazda bulundum. Müftülüğün iznini beklemeden vaaz ve nasihata başlamıştım. İleride herhangi bir kimsenin başı ağrımasın diye o zamanın Diyanet İşleri Reisi Eyüp Sabri Hayıroğlu'ndan, Ankara'dan vesika aldım.

"Namazlarımızın akabinde tesbihatlarımızda, okuduğumuz dualarımızda kendilerini hayırlarla yâd ettiğimiz Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini, son olarak Emirdağ'daki, yol üzerinde bulunan evimizin önünden geçerken, binmiş olduğu otomobilin arkasına yaslanmış, başında her zaman sarındığı sarığı olduğu halde sakin bir yolculuk içinde görmüştüm. Meğer bu sessiz gidiş bâkî âleme irtihalinin başlangıcıymış. Şefaatlerine nail eylesin. Amin.
"Bundan kısa bir süre önce de yine evimizin önünden geçerken her seferinde kapımız önünde durarak selamlaşan Üstad Hazretleri, 'Hacı Ali, seni buraya bırakıyorum, burada kalacaksın' buyurmuşlardı. Seneler birbirini kovalıyor, halen Emirdağ'da bulunuyoruz."

(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)

OKUNMA: 1978

Sorularla Risale