Ana Sayfa

Sorularla Risale

H. ALİ AKALAY

 

"O zâtın istikbali çok parlak olacak"

"Arkadaşımdan Risale-i Nur'un Kur'ân hattı ile yazılıp çoğaltılarak hizmet edildiğini duydum. Ben de yazabilirim niyetiyle Kandıra'ya gittim. Oradaki Nur talebeleriyle buluşup yazıya başladım. Astsubay olmam hasebiyle gündüzleri yazıya vaktim olmuyor, ancak geceleri çalışabiliyordum. 'Beş tarikat' adı verilen tarikata mensup idim. Şeyh Ahmed Hazretlerine,

"Bediüzzaman'ı nasıl tanırsınız?' diye sordum. O da,

"O zâtın istikbali çok parlak olacak. Büyük İslâmî fütûhatlar yapacak. Başı göğe değecek' dedi.

"Hocam Şeyh Ahmed Hazretlerinin bu takdirkârane cevabı beni çok duygulandırmıştı.

"Biz hizmetimize yavaş yavaş devam ediyorduk. Gece yarılarına kadar yazıyor, sabaha kadar okuyorduk. Bizimle beraber çalışan, köyden gelen kardeşlerimiz de vardı. Onların yaz mevsiminde çok işleri olduğu halde, gece yarılarına kadar bizimle yazı yazar, okurlardı. Sabah da işe giderlerdi.

"Çevre köylerle ilgilenmeye başladık. Köyün birinde bir kişinin namaz kıldığını duyunca, o köyle ilgilenmeye başladık. Elhamdülillah, kısa bir zaman sonra, o köyün hepsi namaz kılmaya başladı. Bunlar Allah'ın birer lütfu idi.

 

"Üstadı ziyaretim"

"Bediüzzaman hakkında söylenen takdirkârane sözler ve Risale-i Nur'daki ulvî hakikatler, beni ona daha sıkı bağlıyordu. Ben de artık Hazret-i Üstadın aşkıyla yanan bir şakirdi olmuştum. Bu aşk daha ileri giderek kendisini görme iştiyakı şeklini aldı. Nihayet o nimete de nail olduk.

"Üstadın İstanbul'da mahkemesi olduğunu duydum. 1952'deki Gençlik Rehberi Mahkemesiydi. Bu  vesileyle kendisini göreceğimi ümit ederek, izin alıp İstanbul'a gittim. Sirkeci'deki Akşehir Palas Otelinde kaldığını öğrendim.

"Büyük bir heyecan ve sevinçle, âdeta uçarcasına Bediüzzaman'ın bulunmuş olduğu mevkiye gittim. Kapıdan girdiğim zaman büyük salonda çok kalabalık vardı. Bediüzzaman'la görüşmek için gelmişlerdi. Fakat polisler yukarıya hiç kimseyi göndermiyorlardı. Ben resmî elbiseli olduğum için direkt olarak yukarı çıktım. Üçüncü katta bir odanın önünde  bir çift lastik gördüm, içi keçeli idi. 'Bu, olsa olsa Hocanındır' dedim. Yandaki odada sarı benizli bir genç yatıyordu. Yorgun olduğu belli oluyordu. Beni görünce birden irkildi.

"Ne arıyorsun burada?' dedi.

"Hocayı görmek istiyorum.'

"Ne yapacaksın, nasıl geldin buraya?'

"Onu görmek istiyorum'

"Üstad çok hasta, kabul etmez.'

"Onu mutlaka görmem lâzım.'

"Beni bir aşağı kata indirdi. Yine kabul etmeyeceğini söyledi. Artık bende tahammül kalmamıştı:

"Kardeşim, ben onun mübarek simasını görmek, duasını almak istiyorum. Tâ Kandıra'dan, bunun için geldim. Bırakın, müsaade edin de onu bir an dahi olsun göreyim.'

"Peki bir sorayım.'

"Ona söyleyin. Eğer kabul etmezse, Resulullah'ın (a.s.m.) yanında dâvâcı olacağımı bildirin.'

"Bunun üzerine o genç içeri girdi. Hemen dışarı çıktı. Bana müjdeler müjdesini vermişti:

"Üstad seni kabul etti.'

"Artık dünyalar benim olmuştu. Büyük bir saadete ermiştim. Hemen içeriye girdim. Üstad karyolada oturmuştu. Başında sarığı vardı. Bir ucunu arkaya, bir ucunu ön tarafa bırakmıştı. Sırtında cübbesi vardı. Odanın gayet sade  bir vaziyeti vardı. Hemen yanına gittim. Onun mübarek ellerinden sevinç gözyaşları içersinde öptüm, kokladım. O da benim yüzümden   öptü. Rabbim, ne idi o? Yirmi beş sene geçmesine rağmen onun öpmesini hâlâ unutamıyorum. O mübarek dudaklarını daha hâlâ yüzlerimde hissederim.

"Onun sohbetinde yeni bulunuyordum. Anlattığını önceleri pek anlayamamıştım, fakat ruhen hissediyordum. Kendimi onun cezbesine kaptırmıştım. Mübarek simasına bakarak, biteviye onu dinliyordum. O bir çağlayan olmuş, Kur'ân'ın ilim hazinesinden akmaya, çağlamaya başlamıştı. Oturuşuyla bile bir 'arslan' idi.

"Vaktin ne kadar çabuk geçtiğini anlayamadım. Çok konuşmuş idik. Onun sohbetinde bulunup da vaktin nasıl geçtiğini anlayabilmek mümkün müdür?

"Üstadı yorgana sarmışlardı. Çok hasta ve yorgun idi. Bir müddet sonra, 'Üstadı çok konuşturdum, çok yordum. Gitmeliyim artık' diye içimden geçirmiştim. Sanki Hazret-i Üstad içimden geçenleri duymuş gibi,

"Gideceksin değil mi?' diye sordu.

"Evet, sizi yorduk, gideceğim' dedim. Hattâ bu ara Üstada ismimi söylemeyi de unutmuştum. O ise bana,

"Senin ismin Ali Çavuş idi, değil mi?' dedi. 'Bu kadarı da fazla'  diyerek gözyaşlarımı tutamadım ve ağladım.

"Üstad Hazretlerinden aldığım aşk ve şevk ile uçarcasına memleketime vardım.

 

"Afyon Hapishanesine müdür oldum"

"Üstadın Emirdağ'a gittiğini duydum. Kader-i İlâhînin şu âşikâr tecellîsine bakın. O kadar taliplisi ve elyak zatlar bulunduğu halde, beni Afyon Hapishanesi müdürü yaptılar. Uçarcasına Afyon'a vardım.

"Bu sırada Üstadın on iki yaşından beri mânevî evlatlığına kabul ettiği Hüsnü Bayram'ın askerliği Afyon'a çıkmıştı. Bu vesile ile Üstad hemen her hafta Afyon'a gelir, konuşur, görüşürdük. Hüsnü Bayram'da izin alır, Afyon'da görüşür veya Emirdağ'a götürürdü.

"Üstad Afyon'a geldiği zaman gerekli eşyaları bizim fakirhaneden tedarik ederdik. Üstadın kullandığı yorganı biz kullanmaz, saklardık. Eşyaları daha çok hizmette kullandık.

"Daha önceleri Risaleleri yazmaya fazla vaktim olmuyordu. Fakat hapishane müdürü iken gündüzleri bol bol yazmaya vaktim oluyordu. Ben de bu hoş vakitlerimden istifade ederek durmadan Risale-i Nur'u yazıp neşre devam ediyordum.

 

"İniş bitti, çıkış başladı"

"Hazret-i Üstadın Barla'ya gideceğini öğrendik. Yanıma bir arkadaş alarak trenle Isparta'ya vardık. İstasyonda indik ve hayli uzaklaşmıştık. Bir ara arkadan birisinin koşarak geldiğini gördük. Bu, Bayram Yüksel idi. Bayram Yüksel yanımıza geldiğinde,

"Üstadı görmeye geldiniz, değil mi?' diye sordu.

"Evet.'

"Sizi bekliyor.'

"Hayret etmiştik. Halbuki biz trende, 'Bediüzzaman'ın ziyaretine gidiyoruz' diye bir şey söylememiştik. Üstadın yanına vardığımızda,

"Kardeşlerim, ben şimdi Barla'ya davetliyim, icabet etmem gerekiyor. Siz Bayram kardeşle beraber dersaneye varın. Biz kısa bir zamanda döneceğiz' dedi.

"Olur Üstadım'cevabını verdik.

"Dersaneye vardığımızda Tahirî Mutlu Ağabey de oradaydı. Biraz sohbetten sonra yemek yedik. Sofradan bir avuç kadar ev mantısı ve el kadar ince bir dilim ekmek, bir domates salatası vardı. Sofrada dört kişi idik. Dördümüzde doyasıya yediğimiz halde, o kadar yemeği ve ekmeği bitiremedik. Bu, bereket-i Îlâhiye idi. Hem o salataya ne katmışlar, nasıl yapmışlar, daha hâlâ hayret ederim. Bu kadar seneler geçmesine rağmen, o salatanın tadı damağımdadır.

"Bir müddet sonra Üstad geldi. Mübarek ellerini öptük. O yaşta hâlâ arslan gibi idi. Bize, 'Hiç hediye almadığım halde sizin için Barla'dan hediye aldım. Sefer tasının iki gözünü, siz memleketinize götürürsünüz. İki gözünü de burada kardeşlerle beraber yersiniz' dedi.

"Üstad yine o tatlı sohbetine başladı. Sohbetin arasında bir soru sormuştum:

"Üstadım, âlem-i İslâmın hali ne olacak?'

" Kardeşim, göreceksiniz, iniş bitti, çıkış başladı' dedi.

"Üstadın bundan maksadı, İslâmın gerilemesinin bittiğini, ilerlemesinin de başlamış olduğunu ifade etmekti.

"Hocam Şeyh Ahmed Hazretleri bana,

"Türkiye İslâm âleminin liderliğini yapacak. Bunu inşaallah göreceksiniz' demişti. Gerçekten öyle, belki bunu biz göremeyeceğiz. Ama sizler göreceksiniz.

"Isparta'da Üstadla biraz daha konuştuktan sonra müsaade isteyerek ayrıldık. Memleketimize gitmek için trene bindik.

"Üstadın gözlerine doğrudan bakamazdık. Cezbedici, tesir altına alıcı bir  güzelliğe sahipti.

"Üstadın son olarak Afyon'da ziyaret ettik. Zübeyir Ağabey ile karşılaştık. Üstadın çok hasta olduğunu, kabul edemeyeceğini söyledi. Bizde mahzun mahzun geri döndük. Ne yapalım, o isterse kabul eder, istemezse etmezdi. Ondan ne şikayetimiz olacaktı ki?

"Üstadın vefatının tesiri bende çok büyük oldu. İnanamamıştım.Ona kopmaz bir bağla bağlanmıştım. Aramızdan ayrılışını bir türlü kabullenemiyordum."

 

(Son şahitler adlı eserin, dördüncü cildinden derlenmiştir...)

OKUNMA: 1512

Sorularla Risale