Ana Sayfa

Sorularla Risale

Risalelerde, Kur’an’daki tevafuklarla ilgili bazı tespitler yer almaktadır. Bunlardan bir tanesi de Ashab-ı Kehfin köpeğinin ismi ile ilgilidir. Ancak bu tespiti eleştirenler var. Bu kapsamda aşağıda yer alan itirazları cevaplar mısınız?

İtiraz Edilen Kısım:

“Kırk muhtelif tabakata ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'an-ı Hakîm i’cazını gösterir veya i’câzının vücudunu ihsas eder. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur'an’ın bir nevi alamet-i i’câzı vardır. Şöyle ki:"

“Hâfız Osman hattiyle ve basmasiyle olan Kur'an-ı Mu’ciz-ül-Beyan’ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ: Sure-i Kehf’de: 've sâminuhum kelbuhum' kelimesi, altında yapraklar delinse: Sure-i Fâtır’daki 'kıtmîr' kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak.”
(1) 

Yapılan İtiraz:

   "Sekizincileri köpekleridir" anlamına gelen "ve sâminuhum kelbuhum" ibaresi, Kehf suresinin 22. ayetinde yer almaktadır. Ayetin meali şöyledir:

    "Gayba taş atar gibi: 'Onlar üç (kişidir), dördüncüleri köpekleridir' diyecekler. 'Beştir, altıncıları köpekleridir' diyecekler. '(Hayır), yedidir, sekizincileri köpekleridir' diyecekler. De ki: 'Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir.' Onları bilen azdır. Onun için onlar hakkında, bu bildirilenler dışında münakaşaya girme ve onlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!"

İtiraza Cevap:

Ayetin –doğru- meali şöyledir:

“İnsanların kimi: ‘Onlar, üç kişi idi, dördüncüleri de köpekleri idi.’ diyecekler. Bazıları da: ‘Beş kişi idiler, altıncıları da köpekleri idi.’ diyecekler. Bunların söyledikleri, gayba taş atmaktan / gayb hakkında tahmin yürütmekten ibarettir. Kimileri de: ‘Onlar yedi kişi olup sekizincileri de köpekleri idi.’ derler. De ki: ‘Onların sayısını tam tamına Rabbim bilir.’ Onlar hakkında bilgisi olan çok az kişi vardır. Öyleyse onlar hakkında, sathî tartışma dışında kimse ile münakaşa etme ve bu konuda ileri geri konuşanlardan da hiçbir bilgi isteme!”(Kehf, 18/22)

     a. Ayette yer alan “Gayba taş atmak/tahmin yürütmek” vurgusu, ayetin tamamı için değil, sadece ilk iki görüş içindir. Bu sebepledir ki, alimlerin önemli bir kısmı, Ashab-ı kehfin üç veya beş kişi olduğunu ileri süren görüşlerin doğru olmadığında hemfikirdir. Bazı tefsir alimlerine göre, bunların üç kişi olduğunu söyleyenler Yahudi; beş kişi olduğunu söyleyenler ise Necran Hristiyanları’dır.(bk.Razî, İbn Kesir, Ebu’s-Suud, ilgili ayetin tefsiri).

     b. "Onlar yedi kişi olup sekizincileri de köpekleri idi." diyenler ise, Müslüman olanlardan bazı kimselerdir. Kur’an’da “Gayba taş atmak / tahmin yürütmek” vurgusunun bu ifadeden önce gelmesi, bu görüşün “Gaybe taş atmak” olmadığına ve hak olduğuna bir işarettir. (Razî, İbn Kesir, Ebu’s-Suud, a.g.y)

     c. "Onlar hakkında bilgisi olan çok az kişi vardır.” mealindeki ayetin ifadesi de açıkça bu sayıyı bilenlerin olduğunu göstermektedir. Nitekim, İbn Abbas “Bunu bilen az kişilerden biri de benim.” demiştir. Hz. Ali (ra)’da Onların yedi kişi olduğunu isimlerini vererek belirtmiştir.(Taberî, İbn Kesir, Razî, Ebu’s-Suud, a.g.y)

Yapılan İtiraz:   

Kehf suresinin bu ayeti, Kur'an’ın 295. sayfasında yer alırken, köpeğin ismi olduğu iddia edilen "kıtmîr" kelimesinin geçtiği ayet 435. sayfadadır. İlginin (?) kurulması için şimdi de söz konusu ayetin mealine bakalım:

    "(Allah) geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar; güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gider. İşte Rabbiniz Allah budur, mülk onundur. Ondan başka yalvardıklarınız ise bir çekirdek zarına (kıtmîr) bile sahip değillerdir."

    el-Kıtmîr, çekirdeğin üzerindeki ince kabuk, çekirdek zarı; darb-ı mesel olarak kıymetsiz, adî, ehemmiyetsiz manasında kullanılır. 

   İtiraza Cevap:   

Ashab-ı kehfin köpeğinin "Kıtmir" olduğu hususu, İslam alimleri arasında, İslamî literatürde en fazla kabul görmüş bir isimdir. (bk. İbn Kesir, Ebu’s-Suud, Alusî, Kehf, 18/18. ayetin tefsiri).

Kur’an’ın bir ifadesinin diğer bir ifadesine, bir kelimesinin diğer bir kelimesine baktığını ve bu tablolarla Kur’an’da Allah’ın sonsuz ilminin yansımalarının var olduğunu gösteren tevafuklar, yalnız manalarda değil, benzer lafızların veya aynı gerçeği çağrıştıran kelimelerin omuz omuza verdiği ittifak çizgilerinde de görülür. Bu sebeple, Kıtmir kelimenin “ince kabuk, çekirdek zarı” anlamında olması, bu tevafukun sırrına aykırı değildir. Ayette aynı anlama gelen “kışru’n-nevat / kışr, Kıma’, lefafe” gibi kelimeler yerine “Kıtmir” kelimesinin tercih edilmesi, böyle bir tevafuka da işaret etmek için olabilir. Bütün her şeyiyle Kur’an’ın nurunu söndürmeye çalışan şer güçlerinin karşısında tek başına mücahede ve mücadele eden bir İslam kahramanının bu gibi -belki de çok fazla güçlü olmayan- silahları da kullanması, onunla Kur’an’ın i’caz zırhını güçlendirmeye çalışmasını eleştiri konusu yapmak, Kur’an’a  nasıl bir hizmettir, anlamak mümkün değildir.
    
 Yapılan İtiraz:    

"Ve sâminuhum kelbuhum" ifadesinin altındaki yapraklar delinse (!) bile, "kıtmîr" kelimesi açılan deliğe denk gelmemektedir. Çünkü, bu ibare Hafız Osman hattıyla yazılmış Mushafta 295. sayfanın 6. satırının sol tarafında iken; "kıtmîr" kelimesi 435. sayfanın 7. satırının sağ tarafındadır. Kaldı ki, denk gelse dahi bu, o köpeğin isminin "Kıtmîr" olduğunu ve bunu Kur'an’ın şifreli bir şekilde belirttiğini göstermez. Farklı satır sayısında yazılmış bir Mushafta ise bu iki ibare, -zaten ilgisi yoktur- hiç alâkası olmayan yerlerde yer alır.

 İtiraza Cevap:

   - Bediüzzaman’ın “Kelb-kıtmir” tevafukları için yarım satırlık bir farkı göz önünde bulundurarak tenkit etmek, onun  ifadesinin es geçildiğinin göstergesidir. Çünkü, kendisi de bu farkın farkındadır ve böyle farkların konuya zarar vermediğini defalarca ifade etmiştir.  İşte ifadesi:  

“Hâfız Osman hattiyle ve basmasiyle olan Kur'an-ı Mu’ciz-ül-Beyan’ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ: Sure-i Kehf’de: 've sâminuhum kelbuhum' kelimesi, altında yapraklar delinse: Sure-i Fâtır’daki 'kıtmîr' kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak.”(2)

-Kıtmir misali ile tevafukların söz konusu edildiği aynı yerde, Bediüzaman’ın -özetle vereceğimiz- şu tespitleri de vardır: 

   “Yasin Suresinde iki defa zikredilen MUHDARUN kelimesi (53 ve 75. ayette) birbirine bakması (yani her iki kelime de bulunduğu satırın yarısında bulunuyor, şayet aynı sahifede olsaydı tam birbirine bakar bir vaziyet alırlardı); Saffat suresinde ise, MUHDARÎN (57. ayette) ve MUHDARUN (158. ayette) kelimeleri hem birbirine (birincisi 447. sayfanın 4. satırının yarısında, diğeri 451. sayfanın 3. satırının yarısında), hem de Yasin suresindekilere bakıyor; biri delinse ötekiler az bir inhirafla/ sapmayla görünecek (şayet aynı sayfada olsalardı, kelimler aynı çizgide omuz omuza vereceklerdi). Yine Sebe suresinin sonlarında (46. ayette) yer alan MESNA kelimesi ile, bu Surenin ardından gelen Fatır Suresinin baş tarafında (1. ayette) yer alan MESNA kelimesi birbirine bakıyor (karşılıklı iki sayfayı katladığımızda bu iki kelime de üst üste gelir).
“Bütün Kur’an’da yalnız üç tane MESNA kelimesinden ikisinin birbirine bakması tesadüfî olamaz”
Şimdi, aynı yerde yer alan bu misallerden yalnız –işin işarî inceliğini idrak etmediği için, istismara müsait bulduğu- Kıtmir kelimesinin misalini alıp da öbür misalleri göz ardı etmek, acaba hangi iyi niyetle bağdaşabilir?

Yapılan İtiraz:

   Ashab-ı kehfin sayısı hakkındaki iddiaları "gayba taş atmak" şeklinde nitelendiren Kur'an’ın, köpeklerinin ismini gizli bir şekilde belirttiği (?) iddiasının makul görünecek bir yanı yoktur.

   Abdullah Aydemir, "Tefsirde İsrailiyyat" adlı eserinde, söz konusu köpeğin adını birçok tefsir kaynağından araştırarak on bir ayrı isim vermiştir.

   Kur'an’ın icazını bu şekilde gösteren zihniyete, aşağıdaki soruların cevaplarını bulmamız için Kur'an’ın hangi sayfasının neresini, nereye kadar delmemiz (!) gerektiğini sormaya herhâlde hakkımız vardır; çünkü bunlara da cevap vermeleri yöntemlerinin tutarlı olmasının bir gereğidir.


 
İtiraza Cevap:

Risale-i Nur’da Kur’an’ın nasıl bir mucize olduğu şimdiye kadar bilinenlerin çok ötesinde ispat edildiğini görmeyenin basiret gözü kördür. İ’şaratu’l-İ’caz; Yirmi Beşinci Söz, bunların başında gelir. Uluslararası sempozyumlara katılan pek çok tefsir alimi, bunların eşine rastlamadıklarını itiraf ettiklerinin şahitleri yüzlerce insandır. Söz konusu tevafuklar ise, alimlere değil, âmi olan / sadece kulağı veya sadece gözüyle güzellikleri fark eden kimselere hitap ettiğini söyleyen Üstad’ın bu sözlerini duymazlıktan gelmek, art niyetin silinmez mührüdür.
    
Yapılan İtiraz:   

1. Ashab-ı kehfin isimleri ne idi? Kur'an’da bu yiğitlerin isimlerinin belirtilmesi, köpeğin isminin belirtmesinden her hâlde daha anlamlı olsa gerektir.

2. Yiyecek almaya giden hangisiydi?

3. Şehirden alınan erzakın cinsi ne idi ve miktarı ne kadardı?

4. Köpek hangisinindi?

5. Köpeğin cinsi ve rengi ne idi?
    ...
    Bu soruların cevaplarını birçok tefsir kaynağından toplayıp, bir araya getiren Aydemir şöyle demektedir:

    İbn Cerir et-Taberî başta olmak üzere birçok müellifçe ashab-ı kehfin isimleri tek tek sayılmıştır. İsimlerin böylece tasrih edilmiş olması lüzumsuzdur. Çünkü, asgarî bir hesapla günümüzden 20-25 asır önce cereyan etmiş bir olayın kahramanlarının isimlerini -şayet ilâhî bir açıklama yoksa- bilmek mümkün değildir. Zaten, bunu araştırmaya lüzum da yoktur.

    Açıkça anlaşılacağı üzere, ashab-ı kehfi teşkil eden gençlerin isimleri Acemî (Arapça dışında bir dil) dir. Herhangi bir şekil ve nokta ile zapt ve tespit bir hayli müşküldür. (...)

    Sözü kısa kesmek gerekirse; bunlar açıkça İsrailiyattır.

    Kur'an’da ve Hz. Peygamber’in hadislerinde asla bahis konusu edilmeyen, bu ashab-ı kehfin köpeğinin adı, rengi ve cinsi ile ilgili beyanların da İsrailiyattan olduğunda şüphe yoktur.

    Köpeğin rengi hususunda ihtilâf edilmiş ve çeşitli şeyler söylenmiştir. Buna ne lüzum vardır? Hakkında delil yoktur. Buna ihtiyaç da yoktur. Üstelik bunlar nehyedilmiş şeylerdendir. Çünkü, bunların dayanağı, aslı ve esası "gaybı taşlama"dan öteye gitmez. Bunların ehl-i kitap ismi ile anılan Yahudilerden ve Hristiyanlardan alındığı ve dolayısıyla İsrailiyat olduğu açıktır.

    Doğrusu, ümmetten İsrailiyat ile uğraşan, yukarıdaki soruların cevaplarını arayan birçok kişi olmuştur; fakat herhâlde Mushaf delme metodunu (!) bulan ve kullanan ilk kişi Said Nursî’dir.

Ashab-ı kehf kıssasını ve Kur'an’daki diğer kıssaları anlamak, düşünüp ibret almak yerine böyle işlerle uğraşmak tekellüfün ta kendisidir. Hele bunları Kur'an’ın icazı diye takdim etmenin asla tutarlı bir yanı yoktur.

İtiraza Cevap:

Haşa, her bir harfi mucize olan Kur'an ayetleri ile meşguliyet nasıl fuzuli bir iş olabilir. Böyle bir yaklaşım Kur’ana saygısızlıktan öte, kalbi hastalığa işarettir. Kaldı ki, İslam tarihi boyunca, Kur’an’ın parlak i’cazını Risale-i Nur gibi ispat edip ortaya koyan başka bir eserin olduğunu iddia eden varsa, buyursun iddiasını ispat etsin. Bediüzzman’ın şu sözlerini bir defa daha okuyup maksadını anlamaya çalışmak, böyle bir allame-i asra karşı saygısızlık etmekten daha hayırlı olduğunu tavsiye ederiz:

“Kırk muhtelif tabakata ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'an-ı Hakîm i’cazını gösterir veya i’câzının vücudunu ihsas eder. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur'an’ın bir nevi alamet-i i’câzı vardır.”(3)

Yapılan İtiraz:

Mushafları delik deşik etmeye meraklı kardeşlerimize yöneltilecek yeni sorular bulmak bizim için hiç de zor olmayacaktır:

    Hz. Adem’in yaklaşmaması istenen ağaç hangi ağaçtı?

    Hz. Nuh gemiyi kaç yılda yaptı? Gemiye kaç kişi binmişti?

    Hz. İsa’ya indirilen sofrada hangi yemekler vardı?

    Hz. Yusuf kaç dirheme satıldı?

  Hz. İbrahim’in aldığı dört kuş hangi kuşlardı?...

Selef-i salihîn, Kur'an konusunda devamlı takva üzere hareket etmiş, bu konudaki her yeni yaklaşımı çekince ile değerlendirmiş, ihtiyatla karşılamışlardır. Öyle ki, bu endişe, hayırlı ve ümmete faydalı işlerde dahi onlardan ayrılmamıştır.

    Vahiy kâtiplerinden biri olan Zeyd b. Sabit el-Ensarî (r.a.) şöyle demiştir:

    Ebu Bekir, Yemame (denen yer)’de şehit olanların ölüm haberini yollayıp, beni çağırdı. Yanında Ömer de bulunuyordu. Ebu Bekir bana şöyle dedi:

    - Ömer bana geldi ve dedi ki: "Yemame gününde insanların öldürülmesi çok şiddetli oldu. Ben, diğer harp sahalarında da harbin şiddetli olup, Kur'an hafızlarının şehit edilmelerinden, bu sebeple de Kur'an’dan büyükçe bir kısmın zayi olup gitmesinden endişe ediyorum. Ancak, Kur'an’ı toplamamız hâlinde bu iş olmaz. Binaenaleyh ben, senin muhakkak Kur'an’ı toplaman gerektiğini düşünüyorum."

    Ben de Ömer’e:

    - Resulullah’ın yapmadığı şeyi ben nasıl yaparım, dedim. Ömer:

    - Vallahi, bu hayırlıdır, dedi ve bana bu hususta müracaattan vazgeçmedi. Nihayet, Allah benim kalbimi bu işe ısındırdı ve ben de Ömer’in düşündüğü gibi düşündüm.

    Zeyd b. Sabit dedi ki: Ömer onun yanında konuşmadan oturduğu hâlde, Ebu Bekir bana hitaben şöyle dedi:

    - Şüphesiz sen, genç ve akıllı bir adamsın. Biz, seni hiçbir kusurla itham etmiyoruz. Sen Resulullah için vahyi yazıyordun. Bu sebeple, sen Kur'an’ı arayıp incele ve onu bir araya topla!

    Zeyd bu teklife karşı:

    Vallahi, bana bir dağın nakledilmesi emredilmiş olsaydı, Ebu Bekir’in emrettiği Kur'an’ı toplama işinden daha ağır gelmezdi, dedi. Zeyd dedi ki: Ben:

    - Sizler Peygamber’in yapmadığı bir işi nasıl yaparsınız, dedim. Ebu Bekir:

    - Allah’a yemin ederim ki, bu hayırlı bir iştir, dedi.

Ben bu itirazımı tekrar tekrar ona yineledim. Nihayet Allah, Ebu Bekir ile Ömer’in akıllarını yatırdığı ve göğüslerini ferahlattığı gibi, benim de aklımı bu işe yatırdı ve gönlümü ferahlattı. Bunun üzerine ben, Kur'an’ın ardına düşüp gereği gibi araştırdım ve onu, yazılı bulunduğu deri parçalarından, kürek kemiklerinden, hurma dallarından ve hafızların ezberlerinden bir yere topladım.


İtiraza Cevap:

Hz. Zeyd’in bu tespitleri de gösteriyor ki, insanlarda bazen faydasız taassuplar ve zararlı temkinler olabilir. Kur’an konusunda, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’in dediğini, Hz. Zeyd de Hz. Ebu Bekir’in dediğini yapmasaydı, Kur’an’ın bize kadar sağlam olarak ulaşması mümkün olur muydu? Bu olaylar da gösteriyor ki, nice çekinceler vardır ki, onlardan ciddi çekinmek gerekir. Bazı kimselerin Kur’an’ın tefsiri konusunda temkinli davrandığı doğrudur. Fakat, sahabeden beri İslam alimlerinin çok farklı yorumlarla binlerce tefsir yazıp ortaya koydukları da doğrudur...

Yapılan İtiraz:

Kur'an’ın levh-i mahfuzdaki gibi yazılması mümkün olsaydı; bu durum, sahabîler için -tam da ihtiyaç olduğu dönemde- evleviyetle söz konusu olurdu. Ne Kur'an’ı toplayan sahabîlerden ne de Mushaf yazan hattatlardan böyle bir iddia sâdır olmuştur.

Müslümanlar bu duyarlılığı, daha sonra Kur'an harflerinin noktalanmasında ve harekelendirilmesinde de devam ettirmişlerdir:

Basra’da vali olan Ziyad b. Sümeyye, Ebu’l-Esved’den dili ıslah etmesi için bir usûl koymasını istemişti. Bidayette Ebu’l-Esved bu teklifi kabul etmemişti. Fakat, zamanın hadiseleri içinde, Arap dilinin fesada uğradığını ve Kur'an’a da zarar geleceğini düşünen Ziyad, bir adama, Ebu’l-Esved’in yolu üzerine oturup, bir ayeti yanlış okumasını tembih etti. Bunun üzerine o adam Tevbe suresinin 3. ayetinde yer alan "rasûl" kelimesindeki lâm harfini kesre olarak okudu (ayetin manası "Allah ve Resulü müşriklerden beridir" iken, lâm’ın kesreli okunuşunda; "Allah, müşriklerden ve Resulünden beridir" anlamı çıkar). Bu okuyuşu işiten Ebu’l-Esved "İnsanların durumunun böyle olacağını tahmin etmezdim" diyerek, Ziyad’a gitti, onun istediği şeyi yapacağını söyledi ve kendisinden kâtip istedi.

    İşte Ziyad, bu hayırlı işin başlatılmasına ancak bir hile ile vesile olabilmiştir. Olay şöyle devam etmiştir:

    Ziyad ona 30 kadar kâtip gönderdi. O, Abdulkays’tan olan birini tercih etti. Ona: "Bir eline Mushafı, diğer eline de mürekkep rengine muhalif bir boya al, bir harfin telâffuzunda fetha okuduğunu görünce tam üzerine bir nokta koy, kesre okuduğumda altına bir nokta koy, ötre okuduğumda da harfin önüne bir nokta koy, eğer şu harekelerde gunne yaparsam iki nokta koy!" diye talimat verdikten sonra, Kur'an’ı ağır ağır okumaya başladı, kâtip de noktaları koyuyordu. Her sahife tamam oldukça, kâtip Ebu’l-Esved’e sahifeyi iade ediyor, o da kontrol ettikten sonra, devam ediyorlardı. Bu iş böylece Mushafın irabı tamamlanıncaya kadar devam etti.

    Mushaf yazımında muhtelif renkli mürekkeplerin kullanımı da böyle başlamıştır.

    Bilhassa harflerin noktalanmasından sonra, hareke noktalarıyla harf noktaları birbirine karışmasın diye, daire şeklindeki hareke noktaları behemehâl lâzımdı. Baştan harflerde nokta olmadığından bu iltibas yoktu. Aynı renkte olmak işi hâlledemiyordu. Hareke noktaları asıl yazıdan sanılmasın diye harflere mahsus ve ekseriya siyah olan noktalardan ayrılmak üzere Mushaflarda ayrı renkte konurdu.

    Sahabenin hepsinin aynı kültür seviyesinde olmayışı, tâbiîlerin de ekserisinin yabancı kavimlerden oluşu, Kur'an’ın okunuşunda zorluklar meydana getirmeye başlamış, ilk asrın ikinci yarısına doğru, Arap alfabesindeki birbirine yakın harfleri ayırt etmek için, bunların bazıların altlarına ve üstlerine noktalar koymak icap etmişti. (...) Kur'an-Kerim’e nokta ve hareke konulması, bidayette epeyce münakaşa konusu olmuş, seleften birçok kimse bu hareketi kerih görmüşlerdi. Meselâ, İbn Ömer, Mushaflarda noktayı kerih görür; Abdullah b. Mesud, "Kur'an’ı her şeyden tecrit ediniz" derdi. İbrahim en-Nehaî de Kur'an’a nokta koymayı kerih görür, "onu her şeyden tecrit ediniz, kendisinden olmayan bir şeyle onu karıştırmayınız" derdi. Malik de bundan hoşlanmaz, yalnız küçüklerin Kur'an’ı öğrenmeleri için noktalamayı ve harekelemeyi tecviz ederdi.

İtiraza Cevap:

   - Kur'an'ın Allah tarafından Hz. Peygamber (a.s.m)'e indirilmesi iki safhada gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi Kur'an'ın toptan indirilmesi anlamında olan "İnzal" safhasıdır ki, Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'a intikali anlamına gelir. Allah'ın ezeli ilminin bir nevi tezahürü olan ve ilim sıfatından gelen Kur'an, öncelikle levh-i mahfuza intikal etmiştir. Kur’an’ın Levh-i mahfuzda yazılı olduğu hususu,

“O, Levh-i mahfuzda olan pek şerefli bir Kur’an’dır.”(Buruc, 85/21-22)

mealindeki ayette açık bir şekilde ifade edilmiştir.
   
    - İslam alimleri, Kur’an’ın iniş sırası, belli sebepler altında indiği için, Kur’an’ın şu andaki yazılı tertibinden farklıdır. Hz. Peygamber (a.s.m) bir ayet veya ayet gurubu indiği zaman, onun  / onların Kur’an’daki yerini söyler ve oraya konmasını emrederdi. Mesela, en son inen ayet, Bakara suresinin 281. ayetine konmuştur. İlk inen Alak suresi, 96. sıraya yerleştirilmiştir. Ayetlerin tertibi / mevcut sıralanması, tamamen vahye dayalı / Hz. Peygamber (a.s.m)’in emriyle yapıldığına dair İslam alimleri arasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Alimlerin büyük çoğunluğuna göre, özellikle de son çalışmaların ortaya koyduğu verilere göre,  surelerin mevcut sırası da Hz. Peygamber (a.s.m) tarafından tespit edilmiştir.

    - Ebû Bekr el-Enbarî gibi bazı âlimlere göre, Kur’an’ın sûreleri de âyetleri gibi tevkifidir. Şu anda elimizde bulunan Mushaf şeklinde tanzimi bizzat vahiy ile tespit edilmiştir. (bk. İtkan, I / 82). Kirmani'ye göre, Kur'an'ın mevcut şekli Levh-i mahfuzdaki şeklinin aynısıdır. Tîbî, Beğavî gibi “alimlerin büyük bir kısmına göre” de; elimizde bulunan Mushaf-ı şerifin mevcut şekli, Kur'an'ın Levh-i mahfuzdaki şeklidir.(İtkan, 1/82-83;Âlûsî,  I/26.). Beyhaki, Ebû Cafer en-Nahhas gibi âlimler de -yaklaşık- aynı görüşü paylaşmışlardır.(bk. İtkan., I/ 83; Âlûsî, I/26.) Âlûsî de sûrelerin tertibinin tevfîkî, ve Levh-i mahfuzdaki şeklinin aynısı olduğunu savunmuş ve bunun âlimlerin cumhuruna ait bir görüş olduğunu belirtmiştir.(Âlûsî, a.g.y). Muasır âlimlerden Subhi Salih de bu görüşü savunmaktadır. (Subhi Salih, Mebahis, 71).

    - Şimdi, Bediüzzaman’ın da pek çok alimin savunduğu bir görüşü benimsemesinin neresi yanlıştır? “Ne Kur'an’ı toplayan sahabîlerden ne de Mushaf yazan hattatlardan böyle bir iddia sâdır olmuştur.” ifadesi, hiçbir alimin böyle bir şey söylemediği imajını oluşturarak muhatabı yanıltmaya yönelik bir iddiadır.

Her konuda olduğu gibi, Kur’an konusunda elbette çok daha titiz davranan insanların bazı değişik okuma sistemleri konusunda temkinli davranmaları doğaldır. Fakat sonuç, söz konusu çekincelerin aksine olmuş ve bunun ümmetin hayrına olduğu hususunda bütün ümmet ittifak etmiştir.

Yapılan İtiraz:

    Kur'an’ın noktalanmasına ve harekelenmesine mutlak bir ihtiyaç hâsıl olmuş, daha doğrusu bir ihtiyacın neticesi olarak doğmuştur. Fakat bu hareketin, bir zamanda başlayıp bitmediğini, onun zaman aralıklarıyla muhtelif şahıslar elinde tekâmül ve inkişaf ettiğini çeşitli haberlerden anlamaktayız.

    Mushaflar uzun zamandan beri tek renkte yazılmış / basılmış ve kolayca okunan bir hâle getirilmiştir. Birden fazla renk kullanımının gereği kalmamıştır. Günümüzde, tecvit kaidelerinin farklı renkle gösterildiği Mushaflar da vardır. Ancak, bunun meşru bir gerekçeye dayandığı da ortadadır.

    Kırmızının çeşitli tonları kullanılarak, bazı satırlarında harflerin sıkıştırıldığı, bazısındaysa seyrek bırakıldığı bir Mushaf yazmak, Kur'an’ın icazını göstermek değil, olsa olsa bir bid'at işlemektir.


İtiraza Cevap:

   Buna bid’at demek yukarıdaki “Birden fazla renk kullanımının gereği kalmamıştır.” sözleri ile ve bundan biraz daha yukarıda yer alan “Mushaf yazımında muhtelif renkli mürekkeplerin kullanımı da böyle başlamıştır.” ifadeleriyle açıkça çelişmektedir. Çünkü, bu sözlerle, tarih içerisinde böyle farklı renklerle yazılan Mushafların varlığı kabul edilmiştir. Bid’at  bunun neresinde vardır?

İtiraz Edilen Kısım:

“Meşhurdur ki; hilal-i îd’e bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zat yemin ederek "Hilali gördüm" dedi. Halbuki gördüğü hilal değil, kirpiğinin tekavvus etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede.. Kamer nerede?”(4)

Yapılan İtiraz:

    İşte o ihtiyarın, beyaz bir kirpiğini hilâl zannedip milleti "Bayram geldi" diye ayağa kaldırması gibi, Said Nursî de düzdükleri bu tevafukları mucize zannetmiş, bir de bunu marifet bilip, bütün beşeriyetin Risale-i Nur’a muhtaç oluşunun (?) delili olarak sunmuştur. Bunlara, aynı tarzda kısa bir cevap vermeyi yeterli görüyoruz:

    Mucize zannedilen bu uyduruk tevafuklar nerede, yüce Kur'an’ın eşsiz icazı nerede...

"De ki: Andolsun, insan(lar) ve cin(ler), şu Kur'an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine arka olup yardım da etseler, yine onun benzerini getiremezler."

  İtiraza Cevap:     

Bu tevafuklara uyduruk diyen, cehaletini ortaya koymuş olur. Kur’an’ın ekser sayfalarında yer alan, Allah, Rab, gibi kelimelerin birbirine bakması, bu tevafukların Kur’an’da matlup olduğunu göstermektedir.

Kur’an’daki tevafuklar konusu eskiden beri tefsirlerde yer almış bir konudur: Mesela;

- Tefsircilere göre, dikkate değer bir husus da şudur ki: Rahman suresinde 31 defa tekrarlanan 

"Siz Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edersiniz?"

mealindeki âyet, cehennemin söz konusu edildiği bölümde 7 adet Cehennemin sayısına uygun olarak 7 defa; ilk defa “İki cennet” kelimesinin geçtiği yerde, 8 cennetin sayısına uygun olarak 8 defa, ikinci kez “iki cennet” söz konusu edildiği yerde ise, yine bu sayıya uygun olarak 8 defa tekrarlanmıştır.[bk. Nesefî (Mecmau’t - tefasir), 6/151 ; Alûsî, 27/128, ayrıca bk. Razî, 29/96].
    
     Bu tevafukun Kur’an’da nasıl işlediği konusunda onlarca misal verebiliriz. Şimdlik yalnız aşağıdaki misalle yetineceğiz.

- Kur’an’daki 29 surenin başında kullanılan -mükerrerlerle beraber- mukattaat harflerinin sayısı 78’dir.

- 78. harf « Nun » harfidir. Kalem suresinin başında kullanılmıştır.

- Bu 78. harf olan « Nun » harfinin bu suredeki 78. tekrarı 33. ayetinde yer alan « Kanû » kelimesinde geçmektedir. « Kanû » kelimesnin ebcet değeri de 78’dir.

- Bir kaç yönden 78 sayısnı gösteren bu surenin sözkonusu 33. ayeti, Kur’an’ın 5304. ayetidir. 5304 = 68x78’dir. Buradaki 68 sayısı, bu surenin Kur’an’daki tertip numarasıdır, 78 sayısı ise, surenin barındırdığı 78. harfin göstergesidir.

Şimdi de tevafukla ilgili Kur’an’dan bir takım örnekler daha verelim:
 
     - Bakara suresinin 134. ayeti, surenin 141. ayetinde olduğu gibi tekrarlanmıştır. Bu iki ayetin her birisi, içinde bulunduğu sayfanın sonundaki bir buçuk satırda yer almıştır.

     - 19 kelimeden ibaret olan bu ayet ilk defa Kur’an’ın 19. sayfasında yer almıştır.

     -Bu iki ayetin 19 kelimesinden her biri, bir benzeriyle omuz omuza vermiş, aynı çizgide, aynı noktada buluşmuş, simetrik bir tevafuk tablosunu oluşturmuştur. Bu simetrik tablonun Kur’an’ın aynı yaprağının önlü-arkalı- iki sayfadaki manzarası, şeffaf bir zeminde, bir camda her iki taraftan da doğru olarak okunabilecek bir görüntüyü yansıtmaktadır.

Kur’an’da İslam ümmeti için “Ümmeten Vesatan = Vasat Ümmet” ifadesi kullanılmıştır. “Vasat ümmet”, orta yolu takip eden ümmet demektir. Mesela;

     - Yahudilerin Millî, Hristiyanların Teslise bürünmüş Allah anlayışlarına karşı, İslam ümmeti, orta yolu takip etmiş, “Alemlerin Rabbi, bir tek olan Allah” inancına sahip olmuştur.    

  - İslam ümmeti, çok tanrılı dinlerle tanrı tanımaz doktrinler arasında orta yolu takip etmiş ve “Allah’ın varlığını ve birliğini” kabul etmiştir.   

  - İslam ümmeti, ifrat ve tefrit gibi aşırı uçlardan uzak orta yolu takip etmekle temayüz etmiştir.

     - İslam ümmeti, Yahudilerin peygamberlere karşı -tefrite dayanan- arsız tavırları ile Hristiyanların -ifrata dayanan- Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olduğu iddialarına karşı, orta yolu tutmuş, peygamberleri “Allah’ın kulu ve Resulü” olarak görmüştür.

     Her şeyi bilen ve her şeyi hikmetle yapan Allah, Kur’an-ı Hakim’inde yer verdiği “vasat ümmet = orta yollu ümmet” kavramını -onun manasına uygun olarak- orta yol manzaralı bir tevafuk tablosunda yansıtmıştır. Mesela;

     a. Bütün Kur’an’da bir defa geçen bu kavram, Bakara Suresi’nin tam ortasına yerleştirilmiştir. Bu surenin ayet sayısı: 286’dır. “Vasat ümmet” kavramı, surenin  tam orta yeri olan 143. ayette yerleştirilmiştir.    

  b. “Vasat ümmet” kavramının bulunduğu ayet, tam sayfanın ortasında bitmiştir. Sayfada 15 satır vardır. Bu ayet, 8. satırda bitmiştir. Daha önce 7, daha sonra 7 satır vardır.

     c. Bu ayet, bulunduğu satırı da yarılamış, ortasında bulunmuştur. Yukarıdan da, aşağıdan da sayılsa, sayfanın 8. satırı olan bu satırın yarısı, “vasat ümmet” ayetine, diğer yarısı başka bir ayete aittir.

     d. “Vasat ümmet” anlamındaki “ümmeten vesatan” nin ebced değeri 516’dır. Bu vasat ümmetin orta yolda yürümesinin mükâfatını bildiren ayetin son kelimesi, Allah’ın Rahim ismidir. Bunun ebced değeri ise, 516’nın yarısı olup 258’dir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, On Sekizinci İşaret.

(2) bk. age., 

(3) bk. age.

(4) bk. Sözler, Lemeât.

OKUNMA: 8733

Niyazi BEKİ (Doç. Dr.)