Ana Sayfa

Sorularla Risale

Risalelerde yer alan bazı hadisler (Cenâb-ı Hak nefse demiş ki..., ihtiyar kadınların dinine tâbi olun. Dünya ahiretin tarlasıdır. Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.) hem muhteva hem de senet açısından eleştiriliyor. Bizleri aydınlatır mısınız?

1) CENÂB-I HAK NEFSE DEMİŞ Kİ: (...)

İtiraz Edilen Kısım:

“Hadîsin rivayetlerinde var ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: "Ben neyim, sen nesin?" Nefis demiş: "Ben benim, sen sensin" Azab vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: "ENE ENE; ENTE ENTE". Hangi nevi azabı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azab vermiş. Yâni aç bırakmış. Yine sormuş: "MEN ENE VEMA ENTE" Nefis demiş: "Sen benim Rabb-ı Rahîmimsin, ben senin âciz bir abdinim..."

İtiraza Cevap:


- Bediüzzaman’ın maksadı, orucun hikmetlerinden biri olan açlıkla, insanın nefsinin terbiye edilmesi arasındaki ilişkiye dikkat çekmektir. Hadisçilerin cumhuruna göre fazail-i amalde zayıf hadislerle amel edilebilir. 

Bir örnek verecek olursak; bir hadis rivayetine göre, Peygamberimiz (a.s.m) bir adama; “Uyumak üzere yatağına yattığında ne diyorsun?” diye sordu. Adam; “Allah’ım! Senin isminle yanımı yere koydum, ne olur günahlarımı bağışla.” diye dua ederim dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m); “İsabet etmişsin, Allah seni muvaffak kılsın.” buyurdu. Taberanî’nin rivayet ettiği bu hadisi değerlendiren Hafız Heysemî şunları söylemiştir: “Bu hadis senedinde yer alan Ruşdîn b. Sad zayıf bir kimsedir, fakat Fazail-i amaldeki hadisleri kabul edilmiştir.”(bk. Mecmau’z-zevaid, 10/123).

Bediüzzaman’ın “Hadîsin rivayetlerinde var ki:..” ifadesi bir tamriz sıygasıdır, hadisin zayıf oluğuna işaret etmektedir.

İddia:

Nefis, kişinin kendisi, kimliği, enesi demektir ve birçoğunun sandığının aksine, benliğimizden ayrı "nefis" diye bir şey yoktur.

İddiaya Cevap:

İmam Gazzalî’nin de ifade ettiği gibi, Kur’an’da nefis bazen ruh, bazen kişinin öz benliği anlamına gelir. Fakat, nefsin öz benlikten farklı bir mekanizma olduğunu gösteren ayetler de vardır.

Aşağıdaki ayetlerde nefsin kötülük mekanizması olarak gösterilmesi, onun farklı bir şey olduğunun göstergesidir.

“Yusuf’un gömleğinin üzerine sahte bir kan bulaştırarak getirdiler. (Yakup) Dedi ki: Hayır, nefisleriniz size kötü bir iş yapmanızı güzel göstermiştir. Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin bu anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak Allah’tır.”(Yusuf, 12/18).


“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis daima kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”(Yusuf, 12/53).

“Yâkub dedi ki : Bilakis nefsiniz size bir işi yaldızlı gösterdi.”
(Yusuf, 12/83)

İddia:

Bu olayın gerçekleştiğini bir an için kabul etsek bile, cehenneme atıldığı ve her türlü azabı gördüğü hâlde, o nefsin hâlâ "ben benim, sen sensin" demekte ısrar etmesi olabilecek şey midir? Demek ki, cehennem azabı, daha bir nefse "sen benim Rahîm olan Rabbimsin, ben de senin âciz bir kulunum" bile dedirtemeyen bir azaptır, öyle mi?.. Şüphesiz, bunları ancak Kur'an’ı okumamış ya da okuduğu hâlde anlamamış birisi kabul edebilir.

İddiaya cevap:

“Onların ateşin başında durdurulup da; 'Ah! keşke biz dünyaya tekrar geri döndürülsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini inkâr etmesek ve iman edenlerden olsak.' dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü. Eğer (dünyaya) geri döndürülseler, şüphesiz yasak edilen şeylere tekrar geri dönerler. Gerçekten onlar yalancıdırlar.” (Enam,6/27-28)

mealindeki ayetlerde insanın arsızlığını, körleşmiş inadını, nefs-i emmaresine olan düşkünlüğünü anlamak mümkündür. Demek ki insanın öyle kör, öyle sağır, öyle arsız ve öyle edepsiz bir nefsi vardır ki cehennemde azap çektikten sonra bile eski alışkanlığından vazgeçemeyeceğine dair Kur’an’ın açık beyanatı vardır.

İlgili rivayette de “insanın cehennemin ortasında azap çekmekte iken, ‘ben benim, sen sensin’ dediği” şeklinde bir şey söylenmiyor, aksine  “bu azabı gördüğü hâlde yine de ibret almadığına” işaret ediliyor. Bu ise söz konusu ayetin tasviriyle tamamen örtüşmektedir. Bu da hadisin manasının doğruluğunu göstermektedir. “Ne oldum delisi” olmadan hüsnü niyetle konuya bakmak, bu gerçeği anlamak için yeterli bir unsurdur.

İnsan merak ediyor; acaba bu muterizler Kur’an’ı mı okumamışlar, yoksa okuyup da anlayamamışlar mı?
   
Risale-i Nur’un Kudsî Kaynaklarındaki şu bilgilere da bakmakta fayda vardır:

“Hadîsin meâli şöyledir: Cenab-ı Hak aklı yarattığı zaman ona: "Bana dön!" diye emretmiş. O da dönmüş. Sonra ona: "Geri dön!" demiş, o da dönmüş... Sonra Cenab-ı Hak nefsi halketmiş. Ona demiş ki: "Bana dön!" Fakat nefis cevab vermemiş. Sonra ona demiş ki: "Sen kimsin, ben kimim?" Nefis demiş: "Ben benim, sen sensin!" Cenab-ı Hak ona türlü azablar vermiş... Sonra açlığa terketmiş, nefis yola gelmiş...”

Mes'elemizdeki hadîsin hükmünü te'yid ve takviye eden birçok hadîs-i şerifler vardır. Meselâ, El-Ezkâr - Nevevî s. 88.. ve Mişkât-ül Masabih hadîs no: 2469'da sahih bir hadîs olarak: "Ey Allah'ım! En çok sarsan ve bağırttıran açlıktan sana sığınırım." ifadeleri Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dualarındandır.
   
Hem nefsi ıslah etmek ve inkıyada getirmek için açlığın en büyük ve müessir bir sâik olduğunu bildiren birçok hadîs-i şerif vardır. Marifetname ve İhya-i Ulûm-id Din gibi eserlerde, bu hususta çok hadîs-i şerif kaydetmişlerdir. Hattâ Marifetname sahibi İbrahim Hakkı: "Cu’ İsm-i A'zamdır" diye hükmederek açlık vaziyeti, insanın nefsini itaat ve inkıyada getirmesinin azîm te'siratına bir unvan olarak zikretmiş.

2)  DİNDAR, İHTİYAR KADINLARIN DİNİNE TÂBİ OLUN.

İtiraz Edilen Kısım:

“Hadîs-i şerifte 'aleykum bidîni’l-acâiz' gösteriyor ki; âhir zamanda kuvvetli îmân, ihtiyar kadınlarda bulunur ki, 'Dindar, ihtiyar kadınların dinine tâbi olun.' diye hadîs ferman etmiş.”

“Birden bu gelen Hadîs-i Şerif ihtar edildi: 
عَلَيْكُمْ بِدِينِ الْعَجَاۤئِزِ yâni: 'Ahir zamanda, ihtiyâre kadınların samimî dinlerine ve kuvvetli itikadlarına tâbi olunuz.'

“Bir hadîs-i şerif ferman eder ki: 'aleykum bidîni’l-acâiz' Yâni, 'Ahir zamanda ihtiyar kadınların dinlerine iktida ediniz.'"

İddia:

Bu rivayetlerin durumuna bakalım:

    Birinci hadis için Sehavî dedi ki: Bu lâfızla aslı yoktur. Bu manada hadisler vardır, ama hiçbirisi zaaftan kurtulamamıştır.

    Zerkeşî de şöyle demiştir: Deylemî, İbn Ömer’den "Ahir zamanda görüşlerin ayrıldığını gördüğünüzde, vaha (ehli)nın ve kadınların dinine uyun" lâfzıyla rivayet etmişse de, senedi vahî (zayıf)dir. Hattâ, Sağanî: Mevzudur, demiştir.

    "İzâ kâne (...)" rivayetini İbn Hibban da İbn Ömer’den merfuan rivayet etti. Bunun hakkında İbnu’l-Cevzî dedi ki: Sahih değildir. (Senedindeki) Muhammed b. el-Haris el-Harisî bir şey değildir, şeyhi de öyledir. Bunu babasından mevzu olarak nakletmiştir. Bu söz ancak Ömer b. Abdülaziz’in sözü olarak biliniyor.

    (Suyutî) Lealî’de dedi ki: Muhammed b. el-Haris, İbn Mace’nin ricalindendir. (Zehebî) Mizan’da dedi ki: Bu, onun rivayet ettiği acayip (hadis)lerdendir. Sağanî ise: Mevzudur, demiştir. (Sehavî) Makasıd’da: Bu lâfızla aslı yoktur, dedi.

    "‘Aleykum (...)" lâfzıyla da rivayet edilmiştir. İbn Tahir bunun için: Aslına rastlamadım, demiştir.

    Ramuz sahibi Gümüşhanevî, Camiu’l-Mütun’da bu rivayet için şöyle der:

    Peygamberimiz (s.a.v.)’den şöyle bir hadis-i şerifin rivayet olunduğu ileri sürülmüştür: "‘Aleykum bidîni’l-‘acâiz, İhtiyarların dinini taklit edin!" Hâlbuki bu, hadis-i şerif değildir. Süfyan-ı Sevrî’nin sözüdür. Hadise şundan ibarettir: Mutezile mezhebinden bir grup, taklit erbabının makamının cennet ile cehennem arasında bir yerde olduğunu iddia etmiştir. Bunun üzerine yaşlı bir kadın, onlara itiraz ederek şu ayet-i celileyi okumuş: "Sizi yaratan o (Allah)dur. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı görmektedir." (Tegābun, 64/2) ve "hakikat bundan ibarettir" demiştir. Bunu duyan Süfyan-ı Sevrî: "İhtiyarların dinini (itikadını) taklit edin!" demiştir.

İddiaya cevap:

İlgili hadis hakkında alimlerin mevzu veya zayıf dedikleri doğrudur. Ancak, şu noktanın göz ardı edilmemesi gerekir ki, -daha önce defalarca ifade ettiğimiz gibi- hadisin zayıf veya mevzu olduğuna dair alimlerin kanaatleri, hadisin manasının yanlış olduğu anlamına gelmez.  Abdulkadir Geylanî, İmam Gazalî, İmam Rabbanî, Bediüzzaman gibi büyük zatların rivayet ettiği bu gibi hadisleri herhangi şer’î bir hükmün illeti olarak zikretmemişlerdir. İnandıkları ve en az ilme’l-yakin olarak gördükleri “fezail-i amal” denilen güzel ahlakî değerleri pekiştiren bazı hakikatleri insanlarla paylaşırken, kaynaklarda gördükleri bu zayıf rivayetleri de kullanmayı uygun görmüşlerdir. Çünkü, halk kesimini söylenen gerçekleri yerine getirmeye sevk eden, burhandan/delilden ziyade sözün kaynağındaki kutsiyettir. Bu rivayetler bu kutsiyeti sağlar.

- Bizzat hadis ilmini meslek edinen ve bunun kritiğini yapan hadisçiler dışında, alimler genellikle ve özellikle güzel ahlaka dair hadislerin kritiğini yapmazlar. İslam literatürü bunun açık belgesidir. Ümmetin “allame, asfiya, evliya olarak” tanıdığı büyük zevatın kaynaklarındaki bu hususun varlığı, yapılan işin isabetli olduğunun bariz delilidir. Bu zatlar, kaynaklarda hadis olarak gördükleri güzel ahlakla ilgili bazı rivayetleri tahkik etmekle yükümlü olmadıklarını düşünmektedir. Bu içtihatlarında isabetli olduklarının delili, şerî bir hüküm ifade etmeyen zayıf hadislerle amel etmenin caiz olduğuna dair alimlerin ittifakıdır.

- Örneğin Huccetu’l-İslam unvanıyla İslam ümmetinin kalbinde yer alan İmam Gazalî, bu hadisi “Resulullah (a.s.m) buyurdu ki...” lafzıyla vermekten çekinmemiştir. (bk. İhya, 3/75).

İhya’nın hadislerini tahriç eden Irakî, hadisin zayıflığına işaret etmiştir.(a.g.y)

3) DÜNYA AHİRETİN TARLASIDIR.

İtiraz Edilen Kısım:

“Evet Küre-i Arz, bahr-i muhit-i havâide bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı Hadîsle Âhiretin bir mezraası, yâni fidanlık tarlası olduğundan (...)"

İddia:

    Sehavî dedi ki: Her ne kadar Gazalî bunu İhya’da zikrettiyse de, ben ona rastlamadım. 

    Derim ki (Aliyyu’l-Karî): Manası sahihtir, Tealâ’nın şu kavlinden alınmıştır: "Ahiret ekinini isteyenin, ekinini artırırız." (Şûra, 42/20)

    Elbette, bir sözün manasının doğru olması, o sözün aynı zamanda Hz. Peygamber’in hadisi olduğuna delâlet etmez.

İddiaya Cevap:


İmam Gazalî de bu hadisi zikretmiş ve bunu Hz. Peygamber (a.s.m)’in sözü olarak nakletmiştir. (İhya, 4/19).

Zeynu’l-Irakî, bu lafızla rivayet edilen bir hadisin merfu şekline rastlamadığını, ancak  Akîlî ve Ebu Bekir b. Lal’ın aynı manaya gelen bir hadisi -zayıf bir senetle- rivayet ettiklerini belirtmiştir. (bk. a.g.y; Aclunî, 1/412).

- Aliyu’l-Kari’nin de ifade ettiği gibi (Aclunî, 1/412), bu rivayetin manasının doğruluğu Kur’an’la da sabittir: “Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kazancını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.”(Şura, 42/20).

- Bilindiği gibi, dünya kazancının yeri dünya olduğu gibi,  “ahiret kazancı”nın yeri de dünyadır.

- Bu rivayeti destekleyen benzer rivayetler de vardır:  Hakim, Hz. Peygamber (a.s.m)’in  sözü olarak rivayet ettiği hadis şöyledir: “Rabbini razı edinceye kadar ahireti için azık hazırlayan kimse için bu dünya ne güzel bir yurttur.” Zehebî senedinde bilinmeyen / tanınmayan bir ravinin bulunduğunu söyleyerek zayıf kabul ettiği bu hadisi, Hâkim, sahih olarak kabul etmiştir. (bk. el-Müstedrek -Telhis’le birlikte-,4/312).

- Bu hadis de öncekiler gibi,  insanları daha fazla ahlaklı yaşamaya, kulluk görevlerini yapmaya teşvik eden, şer’î bir hükmü koymayan bir konuma sahip olduğu için, zafiyeti kullanılmasına mani değildir.

- Bunun peşine takılanların maksatları bellidir, bağcıyı dövmek... Üzüm yemeye hiç de niyetleri yoktur...

4)  DÜNYA SEVGİSİ BÜTÜN HATALARIN BAŞIDIR.

İddia:

Bu hadis hakkında Aliyyu’l-Karî der ki: Bazıları bu hadis için "mevzudur" dediler. İbn Teymiye de onlardandır. Cündüb el-Becelî’nin sözü olduğuna kaildir.

Fakat, Beyhakî Şuab’ında bu hadisi hasen bir isnatla mürsel olarak Hasan el-Basrî’ye yükselterek rivayet etmiştir.

İddiaya cevap:

Beyhakî gibi büyük bir muhaddis bu hadis için “Hasen” demişse, bu hadisin ahlakî değerleri pekiştirmeye yönelik kullanılmasında -ilmî açıdan- hiçbir sakınca yoktur. Kaldı ki, Tirmizî’nin bir hadis kriteri olarak kullandığı “hasen” sözcüğü, zayıf değil, sahih hadisler sınıfına dahildir.

İddia:

İncelediğimiz hadis, Hasan el-Basrî’nin mürseli olduğuna göre, konuyu bir de bu yönünden inceleyelim:

Ahmed b. Hanbel: Mürseller içinde Hasan el-Basrî’nin ve Ata b. Ebu Rebah’ınkilerden daha zayıfı yoktur. Çünkü, her ikisi de, her önlerine gelenden hadis alırlardı, der.

İbn Medinî, Hasan’ın mürsellerine kıymet vermiş ve hadisin isnadını hasen kabul etmiştir.

İddiaya cevap:

Önce mürsel hadisin tarifine bakalım: “Hazreti Peygamber’e yakın bir devirde yaşamış olmaları dolayısıyla, sahabenin çoğunu gören ve onlarla sohbette bulunan tâbiînlerin, işittikleri sahabîleri atlayıp doğrudan doğruya Hazret-i Peygamber’e isnatla "kāle Rasûlullah" (s.a.v.) diyerek rivayet ettikleri hadîslere mürsel hadîs denilmiştir.”

- Dikkat edilirse, burada ümmetin en saygın kişileri sayılan bir kısım tabiinler kendileri Resulullah’tan duymuş gibi bir ifadeyi rahatlıkla kullanmış ve asla kınanmamışlardır.

- İkinci nokta, mürsel hadisin senedi zayıf olabildiği gibi, çok sağlam da olabilir. Genellikle, hadis senedinde yer alan raviler en sağlam olsa da, son ravi bilinmediği için “sahih” yerine, senedin kopukluğuna işaret etmek üzere, “mürsel” denilir. O halde, son ravinin / sahabenin adını vermeyen ravinin / tabiinin durumu önem arz etmektedir. Eğer bu zat, hadis kriterleri bakımından adalet ve zabt şartlarını taşıyorsa bu mürsel hadise -mutlak olarak- zayıf demek aklen pek uygun görülmemektedir. Bu cihetle baktığımızda, Hasan-ı Basrî gibi ilim, irfan ve takvasıyla ün yapmış bir tabiinin Resulullah (a.s.m)’a iftira ederek ona bir hadis isnat ettiğini, veya kendisi gibi tabiinden olan, fakat zayıf olduğu için adını gizlediğini düşünmek, akıl ve izan tarafından yutulan cinsten bir varsayım görünümünden çok uzaktır.

Görüldüğü gibi bu konu aşırı titizlik gösterenler yanında, daha temkinli, daha toleranslı alimler arasında farklı değerlendirilmiştir. Hasan’ın mürsellerine kıymet veren ve hadisin isnadını hasen (doğrusu sahih) kabul eden İbn Medinî, en büyük hadis otoritelerinden biridir.

Yine en büyük hadis otoritelerinden biri olan Ebu Zur’a da “Dört hadis hariç, Hasan’ın mürsel olarak rivayet ettiği bütün hadislerinin bir mesnedi olduğunu gördüm.” demiştir.

Keza aynı çapta bir otorite olan Yahya b. Said el-Kattan da “Bir veya iki hadis dışında, Hasan’ın “Resulullah şöyle dedi” diye başladığı bütün hadislerinin bir aslı olduğunu gördük.” Demiştir. (bk. Suyutî, Tedbiru’r-râvî, 1/204)

İddia:

Deylemî, bu hadisi Ali b. Ebu Talib’in hadislerinden biri olarak Müsned’inde rivayet etti ve isnat zikretmedi.

Hadis, Tarih-i İbn Asakir’de tâbiînden Sa’d b. Mesud es-Sedefî’den "Dünya sevgisi, hataların başıdır." şeklinde rivayet edilmiştir.

Derim ki (Aliyyu’l-Karî): Mevzudur diyenler isnadını belirtmemişlerdir. Senetler ise muhteliftir. Mürsel hadisler cumhura göre, isnat sahih olduğu zaman hüccettir.  Bunun için İbnu’l-Medinî: Mürsel olan hasen hadisleri sikalar rivayet ederse sahihtirler, dedi. Darekutnî de Merasil’de: Hadis zayıftır, itimat ise isnadadır, dedi.

İddiaya Cevap:

Demek ki, konumuz olan hadisi başka tabiinler de rivayet etmiştir. Bu rivayetler birbirlerini desteklemektedir.

Aliyyu’l-Kârî’nin ve İbnu’l-Medinî’nin bu ilmî mütalaaları, bizim yukarıda arz ettiğimiz aklî tahlillerimizle tamamen örtüşmektedir.

Aliyyu’l-Kârî, “Mürsel hadisler cumhura göre, isnat sahih olduğu zaman hüccettir.” şeklindeki düşüncesine itiraz eden  Muhammed Sabbağ'a bizim de itirazımız vardır. “Mürsel hadis hüccet değildir” diyen alimler, özellikle şer’î hükümlerin illeti olması bakımından hüccet olmadığını söylemek istemişlerdir. Çünkü, fazail-i amal konusunda değil mürsel hadis, en zayıf hadis bile istimal edilmiştir.

Nitekim, dört mezhep imamlarından İmam Şafii, “Mürsel hadis hüccet değildir.” derken, İmam Azam, -en meşhur kavillerine göre- İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel mürsel hadisi hüccet olarak kabul etmişlerdir. (bk. Suyutî, Tedribu’r-râvî, 1/198)

Bu büyük İslam müçtehitleri, mürsel hadisi şer’î hükümlerin illeti için bir delil olarak kabul ederken, sırf güzel ahlaka teşvik maksadıyla bunu istimal eden İmam Gazalî ve İmam Nursî’ye itiraz etmek hangi vicdana sığar!

- Hasan Basrî’nin “Neden mürsel hadis rivayet ediyorsun, sahabenin adını niçin vermiyorsun?” diyen birisine verdiği cevapta söylediği şu sözleri bu konuda çok manidardır: “Bulunduğumuz devrin (Haccac devrinin) durumunu biliyorsun. Ben mürsel olarak rivayet ettiğim hadislerin hepsini esasen Hz. Ali’den naklediyorum. Fakat bu devirde onun adını söyleyebilir miyim?” İşte meydan, işte muterizler; buyursunlar cenaze namazına..

OKUNMA: 19884

Niyazi BEKİ (Doç. Dr.)