Ana Sayfa

Sorularla Risale

Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin Defterinde Yazılı Olan, İlim İle İlgili Otuz Üç Hadis-i Şerif ve Kaynakları

Bismihi Sübhânehu

Üstâdımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, 3. Defa girdiği Afyon Medrese-i Yusufiyyesinde, şu gelen 33 hadis-i şerifeyi kendi evrad defterinde yazmış, bilâhare bâzı Nur talebeleri de, kendi defterlerinde kaydetmişler. Bunların bâzılarını, Üstâdımız kendi kalemiyle tashih edip, bâzı Arabî ve Türkî hâşiyeler ilâve etmiştir. Risâle-i Nur'un talebe-i ulûm şerefini kazandıran ve ilim içinde hakikata bir yol açan mesleğini, bu hadis-i şerifler beyân etmektedirler.

Bu hakikatı ifâde için, merhum mualla üstâdımız, Emirdağ-1, sf. 90'da: "Ehli velâyetin amel ve ibâdet ve süluk ve riyâzet ile gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşahade ettiği hakik-ı imâniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nur; ibâdet yerinde ilim içinde hakikata bir yol açmış, süluk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla, ilmî hüccetler içinde, hakikat-ül hakaika yol açmış ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelâm içinde ve ilm-i akide ve usul-üd din içinde bir velâyet-i kübra yolunu açmış ki, bu asrın hakikat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor." diye beyân buyurmuşlardır. (MUSTAFA SUNGUR)

Otuz Üç Hadis

1) "İlmi öğreniniz.Çünkü onun öğrenilmesi, Allah'a karşı haşyettir.(Allah korkusu) Tâlebi ibâdettir. Müzâkeresi tesbihtir. Ondan bahis ise cihâddır." (Câmi-i Beyan-il Ilm - lbn-i Abd-il Berr 1/65; İhya-u Ulûm-id Din 1/11; Tenbih-ül Gafilin - Semerkandî sh: 159; Et-Tergib Vet-Terhib - Men-zerî 1/94; Râmuz-ül Ehadîs sh: 254 (Muaz bin Cebel'den rivayet); îthaf-üs Sâ-det-il Müttakîn 1/183 (îmam-ı Zebidî uzun tahlillerle delil ve şâhidler getirerek hadîsin sıhhatine hükmeylemiştir.)

"Risâle-i Nûrlar ilm-i hakîkat dersleridir. Demek Risâle-i Nûr dersleri ile alınan ve öğrenilen ilim, Allah korkusunun en büyüğüdür. Risâle-i Nûr ilmini talep etmek ise ibâdettir. Risâleleri okumak hem zikir, hem şükür, hem fikir, hem dua, hem ubûdiyet ... hem hem hem'dir. Risâle-i Nûr derslerinin müzâkeresi ise tesbih ve zikirdir. Risâle-i Nûrlardan bahis ise cihâddır yani cihâd-ı mânevidir." dersini yukarıdaki hadisten bir müjde olarak almalıyız ve birbirimizi tebrik etmeliyiz.

2) "Bir âlimin yatağına yaslanarak ilmine (kitabına) bir saat bakması, yetmiş saat ibâdetten hayırlıdır." (El-Feth-ül Kebir 2/147; Müsned-ül Firdevs 2/332 hadîs no: 3504; Feyz-ül Kadir hadîs no: 4622; Kenz-ül Ummal hadîs no: 28789; Râmuz-ül Ehadîs sh: 295)

Bu hadis Üstad'ın yatağına yaslanarak kitaplarını tashih etmesine ne kadar tevafuk ediyor. Risâle-i Nûr eserlerini bir yıl anlayarak ve kabul ederek okuyanlar da asrın hakikatli bir alimi unvanını aldığına göre ve Risâle-i Nûr talebelerinin vazîfeleri "Sözleri kendi telifi bilip,bütün hayatını onun hizmeti ve neşri bilmelidir." hakikatine mazhar olmaları nedeniyle bu hadisten Nûr Talebelerine de inşallah bir hisse düşer ümidindeyiz. Haza min fazlı Rabbi.

3) "İlmin tâlibi (talebesi), RAHMAN'ın tâlibidir. İlmin talipçisi, İslâm'ın rüknüdür. Onun ser-ü mükâfatı, Peygamberlerle beraber verilir." (El-Feth-ül Kebir 2/211; Müsned-ül Firdevs 2/440; Züher-ül Firdevs - Ibn-i Hacer 1/285; Feyz-ül Kadir hadîs no: 5253; Kenz-ül Ummal hadîs no: 28729 ve 28834; Râmuz-ül Ehadıs sh: 312; Muhtasar-ul Ehadîs sh: 92)

Risâle-i Nûrlar imân ilmidir. İlimlerin şahı ve padîşahı ise imânı billâhtır. Demek bu ilmi talep etmek ve bu ilme talebe olmak RAHMAN'ın tâlibi yani Allah'ın merhametini taleb etmektir. İlmin takip edilmesini ise zaten cenab-ı Allah (cc) emreder ve kadın erkek bizlere farzdır. Bunun için ilmin talebi İslâmın bir rüknüdür. Bu ilmin mükafatını ise Rabbimiz yukarıdaki hadiste belirtildiği gibi Peygamberlerle birlikte verecektir. Ya Rabbi bizleri bu asrın hakiki iman ilmi ile hallenmeyi ve yaşmayı nasip et. İmanı billah, marifetullah, muhabbetullah ve en sonunda lezzet-i ruhâniye mertebelerine bizleri ulaştır. Amin

4) "İlim talep etmek, Allah'ın katında nâfile namaz, oruç, hacdan ve fiy-sebiylillah olan cihaddan efdaldir." (El-Feth-ül Kebir 2/212; Müsned-ül Firdevs 2/438 hadîs no: 3910, Züher-ül Firdevs, El yazma Dâr-ül Kütüb-ül Mısriye, Kahire no:B/20489 (îbn-i Abbas'tan merfu' senediyle); Feyz-ül Kadir hadîs no: 5268; El-Emalî -Eş-Şecerî 1/60; Kenz-ül Ummal hadîs no: 28655)

Bu hadis ilim talep etmedeki makbuliyetin nafile ibadetlerinden ne kadar eftal olduğunu belirtiyor. Çünkü İmân ilmi kâinatta hiç bir ilimle muvazeneye gelmez. Risâle-i Nûrlardaki ilim de imân-ı tahkiki dediğimiz hakîkî ilimidir ki; onu talep etmek ilimlerin zirvesini teşkil eder. Üstad "Risâle-i Nûr davasından daha büyük bir dava bu kainatta yok." demekle belki de bu hakîkate işaret ediyor olmalıdır. Ayrıca Risale-i Nur ilmi tefekkür ilmidir. Efendimiz (asm) de tefekkür ilmi için; "Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır." (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1-310; Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, 4:409 (Kitâbu't-Tefekkür); el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 1:78.) buyurarak ilim talep etmenin yani tefekkür ile elde edilen imân ilmini talep etmenin eftâliyetine işaret etmiştir.

5) "İlminden menfaat görülen bir âlim, bin abidden hayırlıdır." (El-Feth-ül Kebir 2/221; Râmuz-ül Ehadîs sh: 314)

Bütün insanlık Risâle-i Nûrlardan ve Üstadımızın eserlerinden istifade etmektedir. Dünyada Kur'ân'dan sonra en fazla satılan ve okunan eserler Risâle-i Nûrlardır. Risâle-i Nûrlar 50'ye yakın dünya diline çevrilerek ilminden menfaat görülen alim sıfatına Üstadımız Saîd Nursî mazhar olmuştur. Allah ebeden ondan razı olsun. "Gelmesi vaad olunan Mehdi'nin dahi rabbı (terbiyesine gelen) ilim sıfatıdır." ("Mektubat-ı Rabbani", c. 1, 251. Mektup, s. 550, 554)

6) "Din ile dünyayı talep edenlere veyl olsun." (Aynı bu lafızla değil, fakat mânası ile, hem de daha şiddetli olarak kayıtlıdır: Câmi'-i Beyan-il İlm - İbn-i Abd-il Berr 1/233; Râmuz-ül Ehadîs sh: 461)

Dîn semavîdir, dünyaya alet edilmez. Dünyaya basamak yapılmaz, dîn ile dünya kazanılmaz. Dîn sadece ve sadece Allah rızası için yaşanır. Üstad hazretlerinin hayatında hizmeti karşılığında hiçbir hediye ve karşılık almaması ve beklememesi bu hadîsin yaşanmış bir izdüşümü olmalıdır. Dînî siyasete ve ticarete alet edenlere özellikle bu asırda yazıklar olsun hitabına muhatap olmamak için, Risâle-i Nûr hakîkatlerine ve metoduna ne kadar ihtiyacımız var. Ya Rabbi bizleri "Doğru yolda olan ve sizden bir ücret de istemeyen kimselere uyun." (Yasin suresi; Ayet:21) ayetine uyanlardan eyle.

7) "Bir demin bir hikmet kelimesini işitmesi, duyması, bâzen olur ki, ona bir sene ibâdetten hayırlı olur ve bir saat ilim müzâkeresi yanında oturmak, bir köle azad etmekten daha hayırlıdır." dem: can,(adam,kişi manaları da var.) (Ez-Zühd - İbn-ül Mübarek 1/486; İhya-u Ulûm-id Din 1/10; Râmuz-ül Ehadîs sh: 343)

Bu hadîs gereği Risâle-i Nûr hakîkatleri ve derslerinin ne kadar önemli olduğu açıktır. Çünkü Risâle-i Nûrlar eşyanın hikmetlerini tefsir eden bir ilim hazinesidir. Bu hikmet derslerini işitmek, o derslerin müzâkere meclislerinde olmak ve bulunmak ne kadar büyük mükâfatlarla eşdeğer olduğu hadîste belirtilmektedir. Risâle-i Nûr derslerini bu manâda anlamalı ve o hikmet derslerinden mahrum kalmamalıyız. Ayrıca "Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır." hadîsinden de hissedar olmalıyız inşallah. Ya Rabbi,bizleri bu müzâkereli ilim meclislerinden alıkoyan muzır mânilerin şerrinden muhafaza et.

8) "Cenâb-ı Hak, bir demi senin elinle (vasıtanla) hidâyete getirmesi, güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha çok sana hayırlıdır." (Câmi'-i Beyan-il İlm - İbn-i Abd-il Berr 1/147; Râmuz-ül Ehadîs sh: 344 Taberanî ve Hâkim-i Tirmizî'den nakil ile, bu hadîsin Resulullah (A.S.M.) tarafından Hayber gününde söylendiği rivayet edilmiştir. El-Feth-ül Kebir 1/282 İbn-i Hanbel ve Şeyheyn'den nakil... (Ve ayrıca 808 numarada...))

Hadîs-i şerifte vardır ki: "Bir adam seninle imana gelmesi, sana sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır." (Buhari, Cihad: 102) hadîsi ile bu hadîs eş anlam ifade etmektedir. Kırmızı koyunlar çok değerli ve makbul kâbul edilir. Sahralar dolusu koyun tasadduk etmek ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha çok hayırlı bir vesilelik için haydi imân hakîkatleri ile muhtaç olanların imânını kurtarma vazîfemize daha fazla gayret edelim. Bizler vazîfemizi yapalım, Allah tesirini halk eder inşâallah. Bizim vazîfemiz tebliğ, neticesi Allah'a aittir. Ya Rabbi, bizleri senin (vazîfe-i ilahinin) vazîfesine karışanlardan etme. Vazîfemizi Senin vazîfene bina etmekten bizleri muhafaza eyle. Amin.

9) "Cenâb-ı Hak şu ümmetin üstünde hem deccalın kılıncını, hem de büyük harbin kılıncını beraber cem etmeyecektir." (Mülâheme-i Kübrâ olan ikinci Harb-i Umumi, lem-i İslâm'ı hırpalamadığı işaretiyle, İslâmlar içinde bir deccâl, lem-i İslâm'ı başka bir surette hırpalayacak.) (Mişkât-ül Masabih hadîs no: 5756; Müsned-ül Firdevs hadîs no: 5366; Râmuz-ül Ehadîs sh: 354)

Bu hadîsin izahı Risâle-i Nûr külliyatında yeterli olarak işlenmiştir. Şu kadar diyebiliriz, bu Anadolu’nun İkinci Dünya Şavaşı'na girmemesinin en büyük sebebi Risâle-i Nûr hizmetidir der Üstad. Nasıl ki sadaka belayı def eder, aynen öyle de Risâle-i Nûr hizmetleri de musîbet ve belaları def eder. Aynen öyle de olmuştur. Fakat, başka bir cereyan şeair-i islamı ve şeriat-ı Muhammediye (asm)’yi tahrip ve tağyir etmiştir. İşte bu hadîs bu iki musîbetin bu ümmete birlikte Allah'ın yaşatmadığını beyan etmektedir. Ancak İslâmın başka bir surette hırpalanması halen de devam etmektedir. Ya Rabbi, bizleri alem-i İslâmın başka bir surette hırpalandığı bu zamanda bu hırpalayanları tanımayı ve onlardan korunmayı nasip et. Doğru yerde durmayı ve Kur'ân’ın mânevî kalesinde muhafaza olmayı ve bu istikamette ömrümüzü tamamlamayı nasip et.

10) "Hilâfet-i İslâmiyye, babamın kardeşi amcam Abbas'ın oğullarından zâil olmayacak.Tâ onu deccala teslim edinceye kadar." (Alâuddîn el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl: 14:271, hadis no: 33436.)

Bu hadis vuku bulmuş ve gerekli izahlar da Risâle-i Nûrlarda vardır. Hilâfet-i İslâmiye’nin ne zaman kaldırıldığı malumdur. Demek bu zamandaki olaylara ve icraatlara çok dikkat etmek icap eder. Bu zamanda cereyan eden olayların Kur'ân ve Sünnet-i Peygamberî çerçevesinde anlamak için Risâle-i Nûr külliyatının ilgili bahislerinin mutlaka okunması gerekir. Risale-i Nurdan alıntı:

Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas'ın veledinde hilâfet-i İslâmiye devam edecek. Tâ Deccala, o hilâfeti, yani saltanat-ı hilâfet, deccalın muhrip eline geçecek." Yani, uzun zaman, beş yüz sene kadar hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgû denilen üç deccaldan birisi o saltanat-ı hilâfeti mahvedecek, deccalane İslâm içinde hükûmet sürecek. Demek İslâm içinde, müteaddit hadislerde, üç deccal geleceğine zâhir bir delildir. Bu hadisteki ihbar-ı gaybî, kat'î iki mucizedir:

Biri, hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, beş yüz sene devam edecek. İkincisi de, sonunda en zâlim ve tahripçi Cengiz ve Hülâgû namındaki bir deccal eliyle inkıraz bulacak.

Acaba kütüb-ü hadîsiyede Kur'ân'a, şeâir-i İslâma ait hattâ cüz'î şeyleri de haber veren sahib-i şeriat, hiç mümkün müdür ki, bu zamanımızdaki pek acîp hadisattan haber vermesin? Hem hiç mümkün müdür ki, bu acîp hadisatta Kur'ân'a sebatkârâne, geniş bir sahada, en acîp bir zamanda, en ağır şerait altında hizmet eden ve o hizmetin semerelerini dost ve düşmanları tasdik eden Risale-i Nur şakirtlerine işaretleri bulunmasın? (On Dördüncü Şua )

Ya Rabbi, bu zamanın maddî ve mânevî fitne cereyanlarını anlamayı, tanımayı ve bu cereyanlardan muhafaza olup korunmayı nasip buyurdun, bizleri kaydırma, amin.

11) "Ulemânın mürekkebiye Şühedâ kanı muvâzene edilse, muhakkak ki Allah yanında, ulemânın mürekkebi, Şühedânın kanından râcih gelecektir." (İhya-u Ulûm-id Din 1/6; Câmi'-i Beyan-il İlm - İbn-i Abd-il Berr 1/37)

Bu hadîs Yani, "Mahşerde ulemâ-i hakîkatin sarf ettikleri mürekkep şehidlerin kanıyla muvazene edilir, o kıymette olur." (Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, 1:6; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 6:466; el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:561; Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, no: 10026.) hadîsi ile aynı manayı taşımaktadır.

"Bid'aların ve dalâletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ve hakikat-ı Kur'aniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir." Ey tenbellik damariyle yazıdan usanan ve ey sôfî-meşreb kardeşler! Bu iki Hadîsin mecmuu gösterir ki: Böyle zamanda hakâik-î îmâniyeye ve esrâr-ı Şeriat ve Sünnet-i Seniyyeye hizmet eden mübarek hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size faide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.

Eğer Deseniz: Hadîste "âlim" tâbîri var, bir kısmımız yalnız kâtibiz.
Elcevap: Bir sene bu Risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatlı bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur Şâkirdlerinin bir şahs-ı mânevîsi var, şübhesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsız olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, Hadîste gösterilen ecri alırsınız... Said Nursî

12) "Şedid, kuvvetli, kahraman o değildir ki, insanları mağlup etsin. Belki kahraman odur ki, gadap ve hiddet ânında, nefsini mağlup eder." (Sahih-i Buhari 8/34; Sahih-i Müslim Kitab-ül Birr hadîs no: 107 ve 108; Şerh-üs Sünne - Begavî 13/160; Et-Tergib Vet-Terhib - Beyhakî 10/235 ve 341; Keşf-ül Hafâ - Aclunî 2/169; Râmuz-ül Ehadts sh: 363; Müsned-ül Firdevs 3/402 hadîs no: 5223; Feyz-ül Kadir hadîs no: 7577 Müsned-i Ahmed, Buharî ve Müslim'den nakil; Müsned-i Ahmed 2/236; Amel-ül Yevmi Vel-Leyle -Nesaî hadîs no: 394, 396 ve 397)

Risâle-i Nûrlardan Açıklama:
Ey ehl-i hakikat ve tarikat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimî bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirâne alkışlamak lâzım gelirken, nedendir ki rekabetkârâne o hakikî kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hal ile ihlâs kaçıyor? Vazifenizde müttehem olup, ehl-i dalâletin nazarında, sizden ve sizin mesleğinizden yüz derece aşağı olan, "din ile dünyayı kazanmak ve ilm-i hakikatle maişeti temin etmek, tamah ve hırs yolunda rekabet etmek" gibi müthiş ithamlara mâruz kalıyorsunuz?

Bu marazın çare-i yegânesi: Nefsini itham etmek ve nefsine değil, daima karşısındaki meslektaşına taraftar olmak... Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranın uleması mâbeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu "Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir.

Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.

İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarikat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihaz etseler, ihlâsı kazanırlar. Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu fecî sukut ve musibet-i hazıradan rahmet-i İlâhiye ile kurtulurlar. (Yirmi Birinci Lem'a)

13) "Bir müslüman, bir müslüman kardeşine bir hediye ihdâ etmesi; onun hidâyetini artırıp, kötülüklerden onu alıkoyan bir hikmet kelimesinden daha hayırlıdır." (İhya-u Ulûm-id Din 1/10-11; Câmi'-i Beyan-il İlm - İbn-i Abd-il Berr 1/61 ve 73; Râmuz-ül Ehadîs sh: 374; Müsned-ül Firdevs 4/100; hadis no: 6314; Züher-ül Firdevs - İbn-i Hacer 4/406 merfu' senediyle; Feyz-ül Kadir 5/430 hadîs no: 7847; El-Feth-ül Kebir 3/78; Şuab-ül İman - Beyhakî 4/391)

Burada hediye ihdâ edilmesi, onun hidâyetini artırır manâsı ile açıklanmış. Bir müslümanın bir müslümana bir hediye ihdâ etmesi söz konusu. Elbetteki bir müslüman ilk önce müslüman kardeşini hayra davet etmelidir. Hayra çalışan ve hayırda sebat edip doğru yolda istikamette gitmek elbette ki kötülüklerin de işlenmemesi için önem arzeder.

Üstad hazretleri "Risâle-i Nûrlar bu zamanda önce ehl-i imânın imânını kurtaracak." der."Bu asırda ehl-i imanın imanı tehlikede." der. Öyleyse bu ihdâ kelimesinin Risâle-i Nûrlarla çok yakın ilişkisi olacağı, kelime hediye de olsa bu hediye Risâle-i Nûrlardır diye kanaatim var. İnsanların kusurlarını önüne koymaktan daha çok bu imân hakikatlerini onlara hediye etmekle en büyük ihdâ edilmiş olur. Bu hadîsin hakîkî manâsını Rabbim bilir.

14) "Halk-ı demden (A.S) tâ kıyâmete kadar, âlem-i insaniyyet arasında, deccâl hâdisesinden daha büyük bir umur, mes'ele yoktur." (Sahih-i Müslim 2/381, 382; En-Nihaye Ev-il Melâhim - İbn-i Kesir 1/12-13; Râmuz-ül Ehadîs sh: 374 İbn-i Ebi Şeybe, İmam-ı Ahmed ve Müslim'den nakil...)

Beşinci Şua'dan:
Altıncı Mes'ele: Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, bin üç yüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azab-ı kabirden sonra "Deccalin fitnesinden ve ahir zaman fitnesinden (bizi koru Allah’ım)." (Buhari,1:211,2:126-Müslim,2:2200-Müsned,2:185...) vird-i ümmet olmuş.

15) "Bir ilim talebesi, ilim tahsil ederken eceli gelse, vefât etse, onun derecesiyle Enbiyâ derecesi arasında, bir peygamberlik mertebesi kalır." (Câmi' Beyan-ül İlm İbn-i Abd-il Berr 1/30, 38, 53 ve 115; İhya-u Ulûm-id Din 1/9; Mişkât-ül Masabih 1/83 hadîs no: 249; Mecma-uz Zevaid 1/123; Et-Tergib Vet-Terhib - Menzerî 1/96)

Risâle-i Nûrlardan açıklama:
Aziz, sıddık kardeşlerim, Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki; bu acip zamanda ve garip yerde, talebe-i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vasıtasıyla bizlere de müyesser eyledi.

Ehl-i keşf-i kuburun müşahedesiyle, müteaddit vâkıatla, tahsil-i ulûm ânında vefat eden bazı müştak ve ciddî bir talebe-i ulûm, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-i'l-kubur, vefat eden ve ilm-i sarf ve nahvi okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir'e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş. Ve müşahede edip işitmiş ki, melek-i suâl, ondan sordu. "Men Rabbûke? Senin Rabbin kimdir?" dediği zaman, o nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş: "Men mübtedâdır, Rabbûke onun haberidir." Nahiv ilmince cevap vermiş, kendini medresede zannetmiş.

İşte bu vâkıaya muvafık olarak, ben merhum Hâfız Ali'yi aynen hayattaki gibi Risale-i Nur'la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü'ye ve Hâfız Mehmed'e bazı dualarımda derim: "Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur'âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. İnşaallah." (On Üçüncü Şua)

16) "Kim ki ilimden (yâni ilm-i imânî ve tahkikîden) bir bâb, bir mes'ele taâllüm ederse, onunla amel etsin etmesin, bin rek'ât nafile namazdan efdaldir. Eğer öğrenmekle beraber amel de ederse, yâhut onu başkasına da öğretirse, o zaman tâ kıyâmete kadar, onun o büyük sevabı ve onunla amel edenin sevabı onun olacaktır." (İhya-u Ulûm-id Din 1/8-9; Et-Tergib Vet-Terhib - Menzerî 1/98; El-Feth-ül Kebir 1/364; Râmuz-ül Ehadîs sh: 413)

Yukarıdaki Üstad'dan yadigâr hadîs bizim için Risâle-i Nûr derslerine gitmemiz ve Risâle-i Nûr okumalarımızın ne kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Elimizdeki ilm-i imâni ve tahkîkî derslerinin kıymetinin ve değerini bilmemiz için bu hadîs inşallah hepimize Risâle-i Nûr eserlerinin mahiyeti noktasında çok büyük bir şevk ve gayret verir kanaatindeyiz. O ders mekânlarında bulunmak ve o hakîkatleri yaşayıp, anlatmanın gayreti içinde oluruz inşallah.

Risale-i Nurdan bir mektup:
Risale-i Nur bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiştir...
Risale-i Nur lütf-ü Yezdan, kemal-i iman, tefsir-i Kur'ân ve bereket-i ihsandır...
Risale-i Nur, kâfire hazân, münkire tufan; dalâlete düşmandır...
Risale-i Nur bir kenz-i mahfî ve bir sandukça-i cevher ve menba-ı envardır...
Risale-i Nur hakaik-i Kur'ân ve mirâc-ı imandır...
Risale-i Nur bir bahr-i hakaik ve bir sırr-ı dekaik ve kenzü'l-maarif ve bahrü'l-mekârimdir... (Emirdağ Lahikası)

17) "Kim ki İslâmı ihyâ etmek niyetiyle ilimden bir bâb tahsil ederse, onun derecesiyle peygamberlik derecesi arasında, yalnız bir kalmış olur." (Câmi'-i Beyan-il îlm - Ibn-i Abd-il Berr 1/30, 38 ve 115; Râmuz-ül Ehadîs sh: 429, aynı metinle îbn-ü Neccar'dan nakil...)

Ne büyük bir bahtiyarlık değil mi? İlâ-i kelimetullah için ilimden bir bab tahsil etmek peygamberlik derecesi ile bir derece kalmasını beyan eden Efendimiz(asm) ne mükemmel bir müjde vermiş bizlere. Bu müjdeye kavuşmak için Kur'ân ilmi olan Risâle-i Nûrlardan ilim tahsil etmek ve bu ilmi muhtaç olan gönüllere ulaştırmak, bu hadîsteki müjdeye bizleri kavuşturacaktır inşallah. Çünkü Risâle-i Nûrlar imân ilimlerini bünyesinde toplamış ve bu asrın insanlarına en tesirli ders-i Kur'ânidir.

18) "Bir mü'minde dört şey, dört ahlâk içtimâ ettiği zaman Cenâb-ı Hak, o dört ahlâkıyla ona cenneti vâcip etmiş olur.
1.Lisanında SIDK. ( Doğruluk. Yâni yalan söylememek.)
2. Malda SEH. (Yâni cömertlik.)
3. Kalpte meveddet, SEVGİ.
4. Hazırda ve gaybda olanlara NASİHAT etmek."
(Müstedrek-ül Hâkim 4/314; Râmuz-ül Ehadîs sh: 483; Levami-ül Ukûl Şerh-i Râmuz-ül Ehadîs 5/123)

Lisanında SIDK. ( Doğruluk.Yâni yalan söylememek.)
Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü'l-vuska sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur. Yani, yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir. Evet, her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazan zarar verse sükût etmek... Yoksa yalana hiç fetva yok. Her söylediğin hak olmalı; fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yok. Çünkü hâlis olmazsa su-i tesir eder, hak, haksızlıkta sarf olur.(Hutbe-i Şâmiye )

Malda SEH. (Yâni cömertlik.)
Müslüman cömert olmalıdır. İnfak Müslümanlara Kur’an’da emredilen bir hükümdür. Efendimiz(asm) “Hz. Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sehâvet sahibi Allah'a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allahtan uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Câhil sehâvet sahibini Allah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever."( Tirmizî, Birr 40, (1962).) buyurmuştur.

Kalpte meveddet, SEVGİ.
"Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir." (Yirmi Dördüncü Söz) "Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır." (Hutbe-i Şâmiye)

Hazırda ve gaybda olanlara NASİHAT etmek .
Ey sevaba hırslı ve a'mâl-i uhreviyeye kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etbâ' ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırsla "Herkes beni dinlesin?" diye, vazifeni unutup vazife-i İlâhiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenâb-ı Hakkın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma... (Yirminci Lem'a)

19) "Kâhinlerden birisi gelecek, Kur'an'ı (Kur'an'ın hakikatlarını) öyle bir tarzda ders verecektir ki, ondan sonra, onun gibi o ders ve talimi veren olmayacaktır." (Kâhin: Hadisin metnindeki kâhinden murad, Allah-u alem, ilhâma mazhâr, gaybî umuru veyâhut gizli kalmış esrârı veyâhut mestur olan Hakaik-ı Kur'aniyyeyi ilhâm-ı ilâhi ile ders verecek birisi demektir. Bu ise, gaybî ve istikbâlî bir işâret, bir ihbâr-ı Nebevîdir.) (Müsned-i Ahmed 6/11; Râmuz-ül Ehadîs sh: 518; Müsned-i Ahmed, Taberanî, Beyhakî'nin Es-Sünen ve Ibn-i Asakir'den nakil; Mu'cem-üt Taberanî El-Kebir 22/518 ve 594)

Bu hadis-i şerifi Üstad hazretleri hadisi bilmana olarak almış ve izahatını da kendisi parantez içlerine yapmıştır. Zuhuru perde olmuş zuhura, Gözü olan delil ister mi Nûra...

Umum müçtehidler "Mütekellimînden birisi gelecek, hakaik-ı imaniyeyi ve bütün mesâili vâzıh bir surette beyan edecek" diye müjdelerini, Risale-i Nur, hâdisât-ı âlem ile ispat etmiş. Hem bütün her asırda gelen mebuslar, velîler keşfiyatlarında, "Birisi gelecek, şarktan bir nur zuhur edecek" diye Risale-i Nur'un şahş-ı manevîsini ve Üstadımın şahs-ı mânevîsini ve talebelerin şahs-ı manevîsini görüp, bütün ümmet-i Muhammed'e (a.s.m.) Risale-i Nur'un faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i Peygamberî ile bütün ümmet virdlerinde azâb-ı kabirden ve âhirzamanda gelecek fitneden, Deccalın şerrinden istiaze etmelerini ve yapacağı maddî ve mânevî tahribatını Risale-i Nur tamir yaptığını görmüşler...

20) "Bir ilim talebesi ilim tahsil etmekteyken ölüm ve ecel gelse, vefât etse şehiddir." (Mişkât-ül Masabih 1/83 hadîs no: 249; îhya-u Ulûm-id Din 1/99)

Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki; bu acip zamanda ve garip yerde, talebe-i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vasıtasıyla bizlere de müyesser eyledi. Ehl-i keşf-i kuburun müşahedesiyle, müteaddit vâkıatla, tahsil-i ulûm ânında vefat eden bazı müştak ve ciddî bir talebe-i ulûm, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor.

Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-i'l-kubur, vefat eden ve ilm-i sarf ve nahvi okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir'e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş. Ve müşahede edip işitmiş ki, melek-i suâl, ondan sordu. "Men Rabbûke? Senin Rabbin kimdir?" dediği zaman, o nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş: "Men mübtedâdır, Rabbûke onun haberidir." Nahiv ilmince cevap vermiş, kendini medresede zannetmiş.

İşte bu vâkıaya muvafık olarak, ben merhum Hâfız Ali'yi aynen hayattaki gibi Risale-i Nur'la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü'ye ve Hâfız Mehmed'e bazı dualarımda derim: "Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur'âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. İnşaallah."(On Üçüncü Şua)

21) "Kur'an'ın hamelelerine ikrâm, hürmet ediniz." (Kur'an'ın hameleleriyse, ya Kur'an'ı hıfzedenlerdir, veyâhut Kur'an'ın hakikatlarını yaşayanlardır.) (Nevarid-ül Usûl - Hâkim-i Tirmizî sh: 382; İhya-u Ulûm-id Din 1/7)

Risale-i Nurdan açıklama: Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir; kelâm sıfatından gelen şeriat-i İlâhiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. (Yirmi Dokuzuncu Söz)

Onun için ben onları tebrik ediyorum. Siz de onları tebrik ediniz, dua ediniz. (Emirdağ Lâhikası)

Onların hallerini yazın ve hürmet ve selâmlarımı tebliğ ediniz; meşkûr olurum. (Tarihçe-i Hayat - Isparta Hayatı)

22) "Ulemâya hürmet ediniz, ikrâm ediniz. Çünkü ulemâ, peygamberlerin vârisidir." (Râmuz-ül Ehadîs sh: 81, uzun bir hadîsden bir parça olarak, Ebu Mensur-u Deylemî'den nakil; Müsned-ül Firdevs 1/74 hadîs no: 220; Cem'-ül Cevami' - Suyutî hadîs no: 4089; Keşf-ül Hafâ 17169)

Bediüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sür'atiyle aşan ve Peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir surette ispat eden bir zattır.

Kendisinin ilmî, ahlâkî, edebî, birçok fazilet ve meziyetleri arasında, beni en çok meftun eden şey, onun, o dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan imanıdır.

Rabbim, o ne muazzam iman! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irade! Hayal ve hatıralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdit, tâzip ve işkencelere rağmen, o ne eğilmez baş, ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir! (Tarihçe-i Hayat)

Bütün semavî kitapların ve bilumum peygamberlerin yegâne dâvâları olan "Hâlık-ı Kâinatın ulûhiyet ve vahdaniyetini ilân" ve bu büyük dâvâyı da ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle ispat eylemektir.(Tarihçe-i Hayat)

23) "İlmin efdali imân ilmidir. Bu ilimle az olan amel, ilim ile olduğu için menfâât verir. Fakat çok amel cehil ile olsa menfââtsizdir." (El-Feth-ül Kebir 1/226 îbn-i Asakir'den nakil., vc 17227 Hatib-i Bağdadiden nakil; Râmuz-ül Ehadıs sh: 81 Hatib-i Bağdadî ve Deylemî'den nakil; Müsned-ül Firdevs 1/76; Keşf-ül Hafâ 1/172; Muhtar-ül Ehadîs sh: 27 İbn-i Ebi-d Dünya'dan nakil...)

Konferanstan Açıklama:
Bu asırda din ve İslâmiyet düşmanları, evvelâ imânın esaslarını zayıflatmak ve yıkmak plânını, programlarının birinci maddesine koymuşlardır. Hususan bu yirmi beş sene içinde, tarihte görülmemiş bir halde münâfıkane ve çeşit çeşit maskeler altında imânın erkânına yapılan suikastlar pek dehşetli olmuştur, çok yıkıcı şekiller tatbik edilmiştir.

Halbuki, imânın rükünlerinden birisinde hâsıl olacak bir şüphe veya inkâr, dinin teferruatında yapılan lakaytlıktan pek çok defa daha felâketli ve zararlıdır. Bunun içindir ki; şimdi en mühim iş, taklidî imânı tahkikî imâna çevirerek imânı kuvvetlendirmektir, imânı takviye etmektir; imânı kurtarmaktır. Herşeyden ziyade imânın esasatıyla meşgul olmak kat'î bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç, hattâ mecburiyet haline gelmiştir. Bu, Türkiye'de böyle olduğu gibi, umum İslâm dünyasında da böyledir.

Evet, temelleri yıptarılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyine çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir fayda temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilâçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir fayda verebilir mi?

İnsan, saray gibi bir binadır, temelleri erkân-ı imâniyedir. İnsan, bir şeceredir, kökü esâsât-ı imâniyedir.

İmânın rükünlerinden en mühimmi, imân-ı billâhdır, Allah'a imândır. Sonra nübüvvet ve haşirdir. Bunun için, bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim, imân ilmidir. İlimlerin esası, ilimlerin şâhı ve padişahı, imân ilmidir.

İmân, yalnız icmalî bir tasdikten ibaret değildir. İmânın çok mertebeleri vardır. Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imânı elde eden bir kimsenin, imân ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik kasırgalarına da mâruz kalsa, o kasırgalar bu imân kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkikî imânı kazanan bir kimseyi, en dinsiz filozoflar dahi bir vesvese veya şüpheye düşürtemez.(Konferans)

24) "Cenâb-ı Allah (C.C), mü'min kulunu tecrübe ve imtihan için, musibet ve belaya giriftâr eder. Fakat, O'nun bu iptilâi ve denemesini, o mü'min kulunun üstünde kerâmât ve ikrâmını izhâr içindir." (El-Feth-ül Kebir 1/352, İmanı-ı Hâkim'in El-Künye eserinden)

Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider. (İkinci Lema)

Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, kat'î kanaatin gelmiş ki, zahirî musibetler altında ve neticesinde inayet-i İlâhiyenin çok tatlı neticeleri var. (Said Nursi)

Musibet iltifatat-ı rahmanidir. (Said Nursi)

25) "Said, fitnelerden uzak kalmış kimse, musibet ve fitneye giriftâr olduğu hâlde, sabreden kimsedir. Böyle adam ise, çok garip ve pek nâdirdir." (Cem'-ül Fevaid 2/710 Ebu Davud'dan nakil; Müsned-ül Firdevs 1/200; Mişkât-Ül Masabih 3/11 hadîs no: 5405; Feyz-ül Kadir 2/345 hadîs no: 2009; Râmuz-ül Ehadıs sh: 100 bir kaç kaynaktan nakil; Mu'cem-üt Taberanî El-Kebir 20/598)

Hadis-i Şerif meali: "Said.. Said.. Said fitnelerden muhafaza edilendir. Üç defa tekrar buyurulmuştur. O ibtilâ olunur ve sabreder. İşte O zayıf ve sakalsızdır... Sonra O zayıf ve sakalsız kelimesinin birçok mânâları olup, burada Hadis-i Şerifin insan riyazesinde ima edilen husus nazar-ı itibara alınmıştır. (Tılsımlar Mecmuası)

“İnne’s saide lemen cennebe’l fiten” cümle-i cemîlesi Hadis-i Şerif'te üç def'a tekrar nazar-ı dikkati bu ism-i pâk'in sahibine şiddetle tevcih etmekte olduğu gibi; O zâtın icrâ-yı faaliyette bulunacagı tarihleri ve ilminin hükümranlıgı tarihleri aynen göstermektedir: 1902-1952-2002. Kezâ maddeten zayıf olacağı ve sakalsız bulunacağının da Hadis-i Şerif'in son fıkraları göstermektedir. (Tılsımlar Mecmuası)

26) "Muhakkak fitne gelmektedir. İbâdı (insanları) parça parça edecektir. Ancak âlimler ondan kurtulurlar." (El-Feth-ül Kebir 1/315 Hilyet-ül Evliya'dan nakil; Râmuz-ül Ehadîs sh: 105; Feyz-ül Kadir 2/377 hadîs no: 2081)

27) "Ahir zamanda, şiddetli ve dehşetli bir belâ gelecek. Herkese isâbet edecek. Ondan kurtulan olmaz. Ancak Allah'ın dinini bilen ve ona göre lisânıyla ve kalbiyle mücâhede eden bir adam kurtulacak. O ise, ona geçmişlerin mesleği sebkât etmiştir. Bir de, Allah'ın dinini bilip, tasdik eden birisi kurtulacak." sebkât: Geçmek, ilerlemek. (Râmuz-ül Ehadîs sh: 141 Ebu Nasr-i Siczî'nin El-ibane eserinden, Ebu Nuaym'in Hilyet-ül Evliyasından nakil...)

Risale-i Nurlardan Açıklama:
Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: "Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır." (Yirmi İkinci Mektup)

Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:
Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır. İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. (On Beşinci Mektup)

Hazret-i Mehdînin cemiyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid'akârânesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ edecek, yani âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdî cemiyetinin mucizekâr mânevî kılıcıyla öldürülecek ve dağıtılacak. (Yirmi Dokuzuncu Mektup)

"Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." (Süyûtî, el-Fethü'l-Kebîr: 1,15, 2:185, 3:9; el-Hâvî Li'l-Fetâva: 2:217)

28) "Benî demin en cömerti, en kerimi ve en sâhisi benim. Benden sonra, onların en kerimi, en cevâdı ise, bir recul, bir demdir ki; o dem (hususi) bir ilim bilecek ve o ilmini neşredecektir. Kıyâmet gününde müstakilen bir cemaat hâlinde baas olunacaktır." (Et-Tergib Vet-Terhib - Menzerî 2/320; Câmi'-i Beyan-il llm -îbn-i Abd-il Berr 1/123; Mecma-uz Zevaid 1/166 ve 9/13; Müsned-ül Firdevs 1/130; El-Metalib-ül Âliye hadîs no: 3077 ve 3828; El-Feth-ül Kebir 1/476; Râmuz-ül Ehadîs sh: 163 bir kaç kaynaktan nakil; Şuab-ül îman - Beyhakî 4/394; Müsned-i Ebu Ya'lâ 5/176-177 hadîs no: 279, El-Kâmil Fid-Duafa' - lbn-i Ady 1/3150; El-Mecruhîn - lbn-i Hibban 1/156-157; El-Leâlil Masnûa - Suyutî 1/206)

"Muhammed ümmetinin en hayırlısı ve sizin zorlukları gideren veliniz olan kimseye katılın.. O Mehdi'dir." (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 57)

"Devrinde yeryüzünün en hayırlısı kendisi olacaktır." (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 27)

"Gelmesi vaad olunan Mehdi'nin dahi rabbı (terbiyesine gelen) ilim sıfatıdır." ("Mektubat-ı Rabbani", c. 1, 251. Mektup, s. 550, 554)

Cifr (Ebced) İlmini Bilmesi: Mehdi'nin vehbi ilme ait bir başka özelliği de ebced hesabını ve ona ait sırları bilmesidir. Taşköprülüzade Ahmet Efendi "Mevzuatu'l-Ulum" isimli eserinde (11/246) Mehdi'nin cifr ilmine vakıf olacağını kaydetmiştir: Bazıları dediler ki, bu kitabı kemal-i vukuf ahir zamanda hurucu muntazar Hz. Mehdi'nin hurucuna mevkuftur ki, onlar cifr ilmine vakıf ve sırlarına arif olurlar. Kitab-ı enbiyayı salifeden dahi bu ilim varid olmuştur. (Mehdilik ve İmamiye, s. 252)

29) "Kur'an'ı öğrenen ve öğreten, içindeki hakaikını ders veren bilmiş olsunlar ki; kıyâmet gününde onların cennete girmelerine, sâik ve delil ben olacağım." (El-Feth-ül Kebir 2/102 Buharî, Tirmizî, îbn-i Hanbel, Ebu Davud ve îbn-i Mace'den nakil; Râmuz-ül Ehadîs sh: 170; Şuab-ül îman - Beyhakî 4/490 ve 5/165)

Kur'anı öğrenen ve öğretenler özellikle içindeki hakikatleri ders verenler bilsinler ki kıyamet gününde onların cennete girmelerinin delili ben olacağım buyuruyor Efendimiz(asm).Bu müjde için Kur'anı öğrenen ve öğretenler ve de hakikatlerini ders verenler çok şükretmelidirler. İnşallah bu müjdeden Kur'anın hakikatlerini ders veren Üstadımız ve Nur talebeleri de hisesini alır ümidindeyiz. Ya Rabbi bizleri de bu müjdeden nasiptar eyle.Bizleri Efendimize(asm) komşu eyle.

30) "Sakın bid'atlara yanaşmayınız. Çünkü, bütün bid'atlar dalâlettir. Bu dalâletler de, ceheneme dayanacaklardır." (El-Feth-ül Kebir 1/465; Râmuz-ül Ehadîs sh: 177; Muhtar-ül Ehadîs sh: 47)

Risale-i Nurlardan Açıklama:
Öyle bir bid'alar devrindeyiz ki İslâmın,
Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur'ân'ın. (Barla Lâhikası)

Evet, Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. (On Altıncı Lem'a )

Muhtelif nam ve vesilelerle, dinsizlik gayesiyle bid'alar çıkaranlara, kahir bir darbe-i kudret ve tavk-ı lânet;.. (Barla Lâhikası)

"O bid'alar ve acemî ve ecnebi hurufunun intişarı zamanı olan o ahirzamanın fena adamları bir kısım ülemaü's-su'dur ki; hırs sebebiyle batınlarını haramla doldurmak için bid'alara yardım ve fetva verenlerdir." (Sikke-i Tasdik-i Gaybî)

31) "Bizden gayrısına kendisini benzeten, bizden değildir. Sakın Yahudi ve Hıristiyanlara kendinizi benzetmeyiniz." (Et-Tergib Vet-Terhib - Menzerî 3/434; Mişkât-ül Masabih hadîs no: 4649, 3/38; Feth-ül Barî Şerh-i Buharı 10/274; Müsned-ül Firdevs 3/415 hadîs no: 5270; Feyz-ül Kadir hadîs no: 7649; Tirmizî 2695)

Risale-i Nurlardan Açıklama:

S - Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur'ân'da nehiy vardır.
"Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin." (Mâide Sûresi, 5:51.) Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?

C - Evvelâ: Delil kat'iyyü'l-metîn olduğu gibi, kat'iyyü'd-delâlet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur'ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir.
Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me'haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir.

Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san'atı içindir. Öyleyse herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san'atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!

Saniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için, gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dünyadır. Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk, kat'iyen nehy-i Kur'ânîde dahil değildir. (Münazarat)

32) "Cihâdın en efdali odur ki, eğri yolda olup, Hakka karşı mümânaat gösteren en cebbâr hükümdarlara, kumandanlara karşı hak söz söyleyendir." (Feth-ül Barî Şerh-i Buharî 13/53; Kenz-ül Ummal 9/64; Müsned-ül Firdevs 1/359; Mu'cem-üt Taberanî El-Kebir 17/150 ve El-Evsat 2/1619; Ed-Duafa'-ul Kebir - Akilî 3/326; El-Kâmil Fid-Duafa' - îbn-i Ady 2/861; Ed-Dürer-ül Münteşire sh: 16 Beyhakı'nin Şuab-ül iman eserinden naklederek., ve aynı hadîsin ayrıca Ebu Davud ve Tirmizî'de de mevcut olduğunu kaydetmiş; El-Feth-ül Kebir 1/208)

Yaşasın zalimler için Cehennem! Yaşasın zalimler için Cehennem!" (Tarihçe-i Hayat)

Ey beni bu belâya sevk edip bu hadiseyi icad eden mülhid zalimler! Madem ve herhalde, mânen ve maddeten beni idam etmeye niyet etmiştiniz. Neden umum mazlumların ve biçarelerin hukuklarını muhafaza eden adliyenin çok ehemmiyetli haysiyetini rahnedar edecek entrikalarla, dolaplarla, adliyenin eliyle yürüdünüz? Doğrudan doğruya karşımda merdane çıkıp, "Senin vücudunu bu dünyada istemiyoruz" demeliydiniz! (Tarihçe-i Hayat)

Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zalimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu. (Divan-ı harbi-i Örfi)

İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler; onunla korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar. (Yirmi Dokuzuncu Mektup)

33) "Cihâdın en faziletlisi, kişinin kendi nefsi ve hevâsına karşı mücâhade etmesidir." (Müsned-ül Humeydî hadîs no: 752; El-Feth-ül Kebir 1/208; Feyz-ül Kadir 2/31)

Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. (Divan-ı Harb-i Örfî)

Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, "Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz."

Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, "Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir." deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ân'dan ders almışım. Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir. (Emirdağ Lâhikası)

(Baki Çimiç'in yazısından derlenmiştir.)

OKUNMA: 24736

Sorularla Risale