Ana Sayfa

Sorularla Risale

22. Müddeinin itiraz ettiği ve tahrif ettiği ifadelerden biri de şudur: "Peygamberliğin naib ve vekillerinin her asırda bulunması bir kural olduğu için bu ayet, bir mirasçılık görevi yapan Risale-i Nur’u kendi fertleri içine bir işaret anlamıyla sokuyor ve dilinin Arapça olmayıp Türkçe olmasının sebebini belirliyor.”

 

İddiaya Cevap:

Büyük âlimlerin, peygamberlerin varisi oldukları hususu, ümmetin tartışmasız kabul ettiği bir gerçektir. Bu husus sahih hadis kaynaklarında da yer almaktadır. Mesela;

Bezzar’ın sahih bir  senetle rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:

 

“Alimler peygamberlerin halifeleridir.”(1).

 

 Diğer bir rivayete göre Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

 

 “Âlimler peygamberlerin varisleridir.”(2).

 

 İşte Bediüzzaman Hazretleri bu hadislerin verdiği hüküm doğrultusunda:

 

“.., risalet ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında naipleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle bir mânâ-yı remzî cihetinde, vazife-i ırsiyeti yapan Risale-i Nur’u efradı içine hususî bir iltifatla dahil edip, lisan-ı Kur’ân olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.”(3)

 

demiştir. Hadiste yer alan “halife”, naib, vekil demektir.

Şimdi, Bediüzzaman Hazretlerinin, asrın müceddidi sıfatıyla, Kütüb-ü Sitte kaynaklarında yer alan bir hadise dayanarak söylediği bir hakikat nerede; Allah’ın basiretini kapattığı bir cahil ve de müfteri adamın;

 

 “İşte Said Nursi, açıkça gördüğünüz üzere, risalelerin dilinin Türkçe olmasının sebebini, İbrahim suresindeki dördüncü ayete bağlamakta ve böylelikle Türk toplumuna Allah’ın gönderdiği bir elçi olduğu iddiasında bulunmaktadır.”

 

şeklindeki haset, kin ve küfür dolu saçmalıkları nerede?

Teşbih sanatının kurallarındandır ki, benzetilen ile  kendisine benzetilenin arasında her yönden bir ortak benzeme yönünün bulunması gerekmez. Nitekim “arslan gibi adam” denildiğinde, ilgili adamın her yönden arslan gibi olduğunu göstermez. Kur’an-ı Kerim’de “Peygamber sizin için çok güzel bir örnektir.” buyrulmuştur. Birisini örnek almak onun gibi olmaya çalışmak demektir. Şimdi bir şarlatan kalkıp da, “Ayette inananların hepsinin peygamber olmaları isteniyor!..” dese ne kadar komik bir duruma düşeceği açıktır.

Bunun gibi, bir Nur talebesinin Üstad’a hitaben söylediği:

 

“Madem bu hizmet münhasıran reyiniz ile değil, istihdam olunuyorsunuz…”

 

ifadelerinden hareketle, “Talebesi, Bediüzzaman Hazretlerini bir nevi peygamber gibi görmüştür.” demek, yerden göğe bir haksızlık ve yeri göğü titretecek bir iftiradır.

Bir Nur talebesinin coşkun hissiyatından fışkıran bu ifadelerin neresi yanlıştır?  Risale-i Nur’un yirminci asrın Müslümanlarını, hatta birçok gayri müslimleri de koyu fikir karanlığından kurtardığını kör olmayan herkes gözleriyle görmektedir. “Müellifin kendi ihtiyariyle olmadığı”nın anlamı, Allah’ın kendisini bu işte istihdam etmesidir. Binlerce ilim adamının tasdikiyle bu asrın imansızlık zifiri karanlığında en parlak bir iman meşalesini yakan Bediüzzaman Hazretlerinin bu işi -Allah’ın istihdamı ve tevfiki olmadan- yapmasının mümkün olmadığına kanaat getirmiştir.

 

Fatiha suresinin başından Bakara suresinin 33. ayetine kadar tek tek ayetleri -yüzlerce tefsir alimlerinin dedleri gibi- eşi benzeri olmayan bir tarzda, savaş meydanlarında ve at sırtında yazması ne ile izah edilebilir? Hapishanelerde, zindan köşelerinde ve yirmi üç defa öldürmek kastıyla verilen zehirden zehirlenmesine rağmen, kitaplarının bir kısmını altı günde, bir kısmını altı saatte, bir kısmını on iki saatte, bir kısmını kırk dakikada yazdığı, hâlâ hayatta olan onlarca talebesinin şehadetleriyle sabittir. Ve bu konu Risalelerde de açıklanmıştır. Böyle bir telifin sahibinin, Allah’ın inayeti altında bu eserleri yazdığını söylemesi, dinin hangi kuralına aykırıdır? Bir kısım ehl-i bid’a olan Harici ve Vehhabi zihniyetiyle akılları malul kimselerin dışında, bunu kim yadırgayabilir.
 

Müddeinin bir diğer çarpıtılmış iddiası ise şu ifadeler üzerinde olmuştur:


“Resail-i Nur denilen, otuz üç adet söz ve otuz üç adet mektup ve otuz bir adet lemalar, bu zamanda, Kitab-ı Mübindeki ayetlerin ayetleridir. Yani hakaikının alametleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır ve o ayetlerdeki hakaikı imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir.”(4)


İddiaya Cevap:


Bu ifadelerin özeti: “Risale-i Nur, Kur’an’ın hak kelamullah olduğunu asrın anlayışına uygun bir şekilde izah ve ispat eden bir eserdir.” şeklindedir.”

Bütün İslam alimlerinin dünden bugüne yazdığı ve ifade ettiği şeyler, ayetlerin ve hadislerin anlaşılması için ön hazırlık veya açıklama sayılır. Yani bu açıklamalar ve yazılanlar, ayet ve hadislerin delilleri, alametleri ve ayetleridir. “Ayet” delil demektir.

Bugün gerek Türkiye’de, gerek dünyanın kırktan fazla ülkesinde yapılan sempozyumlarda, yüzlerce tefsir aliminin Risale-i Nurlara olan hayranlıklarını bildirmeleri, sahip çıkmaları ve hatta, “Neden daha önce bu harika eserleri göstermediniz, tanıtmadınız.” diye bizlere sitem etmeleri, “Said Nursi birçok ayeti saçma sapan tefsir etmiştir.” diyen bu iddia sahibinin yüzüne vurulmuş şiddetli bir şamardır.

Dipnotlar:

(1) bk. Mecmau’z-Zevaid, h. no: 523.

(2) bk. Buharî, İlim, 1; Ebu Davud, İlim,1; Tirmizi; İlim,19; İbn Mace, Mukaddime, 17; Darimi, Mukaddime, 32, Ahmed b. Hanbel, V/196.

(3) bk. Şualar, Birinci Şua, Dördüncü Âyet.

(4) bk. age. Yirmi İkinci Âyet.

OKUNMA: 2130

Sorularla Risale